| |
Şirketimiz hakkında bazı gazete ve dergilerde yer alan haber ve makaleleri buradan takip edebilirsiniz. |
| |
 2009 18 Haziran 2009 Perşembe Su Arenası’nda su hizmetlerinin geleceği tartışıldı Ülkemizde ve dünyada ciddi yatırımlara ihtiyaç duyan su hizmetlerinin mevcut durumu ve geleceği, Akifer’in ana sponsor olduğu “Türkiye’de Su Hizmetleri ve Yatırım Ortamının Geleceği Arenası”nda masaya yatırıldı
Türkiye’de içme suyu ve atık su altyapı hizmetlerine ulaşım söz konusu olduğunda, suyun kalitesini belirleyen yatırım ve işletme ihtiyaçları nedeniyle dünya standartları ve Avrupa Birliği mevzuatlarının oldukça gerisinde kalıyoruz.
Gelişime açık mevcut durumun ve sektörün geleceğinin değerlendirilmesi amacıyla 17 Haziran 2009 tarihinde, İstanbul, Ceylan Intercontinental’de “Türkiye’de Su Hizmetleri ve Yatırım Ortamının Geleceği Arenası” düzenlendi. Akifer Su Hizmetleri’nin ana sponsorluğunda gerçekleştirilen Arena’da; Su Yönetimi, Planlaması ve Denetimi; Su Kaynaklarının Kullanımı; Maliyet, Fiyatlandırma ve Finansman Arayışının yanı sıra su hizmetlerinde özel sektörün katkısını sağlayacak Kamu-Özel Sektör İşbirliği gibi yatırım ve yönetim modelleri dünyadaki örnekleri ile birlikte tartışıldı.
Çevre ve Orman Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Mustafa Eldemir, Devlet Su İşleri Genel Müdür Yardımcısı Akif Özkaldı, İller Bankası Genel Müdürü Hidayet Atasoy, Mahalli İdareler Genel Müdürü Ercan Topaca ve İSKİ Genel Müdürü Mevlüt Vural ve İSU Genel Müdürü İlhan Bayram’ın yanı sıra Dünya Bankası Türkiye Direktörü Ulrich Zachau, Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası Türkiye Direktörü Michael Davey, Avrupa Yatırım Bankası Türkiye Direktörü Alain Terraillon, Alman Su Ortaklığı ve HamburgWasser Başkanı Michael Beckereit ve özel sektör temsilcilerinin katıldığı arenada Akifer Yönetici Ortağı Evren Köprülü görüşlerini şu şekilde dile getirdi:
“Türkiye’nin su ve atık su altyapısı ve hizmet standardında AB ülkelerine oranla daha geride olmasının başlıca sebebi finansman ve bu alandaki Kamu-Özel Sektör İşbirliği projelerinin eksikliği. Öyle ki su hizmetlerinin yaygın olarak kamu kurumlarınca karşılanıyor olması, 180 milyar mertebesindeki yatırım ve işletme finansmanını tek başına kısa ve uzun vadede yüklenmesini olanaksız kılıyor. Kaynaklar konusunda genelde yalnız kalan kamu kuruluşları, yapılmakta olan yeni düzenlemelerle özel sektörle güçlerini birleştirdiğinde, bu insani ihtiyacın karşılanmasında büyük bir gelişim sağlanacak.”
Ülkemizde ve dünyada su sektörüne yön veren ve Su Arenası’na konuşmacı olarak katılan kamu ve özel sektör temsilcileri de Su Yasası ve Entegre Havza Yönetimi başta olmak üzere, sektörde düzenleme ve suyun doğaya uyumlu şekilde yönetimini sağlayacak, özel sektör katılımının önünü açacak adımların sürdürülebilir kalkınma yolundaki önemli aşamalar olduğunu vurguladılar.
Akifer Kimdir?
Thames Water’ın Türkiye operasyonu olarak faaliyet gösteren Thames Water Altyapı Hizmetleri Limited Şirketi, Akifer Su Hizmetleri Ticaret Limited Şirketi tarafından satın alınarak “Akifer” adını aldı. Ülkemizde iş geliştirme faaliyetlerine başlayan Akifer, İzmit Kentsel ve Endüstriyel Su Temini Projesi’nin işletme ve bakım sorumluluğunu üstlendi.
Bu satın alma süreciyle birlikte, dünyanın en büyük içme suyu ve atık su hizmeti şirketlerinden biri olan Thames Water’ın kurumsal kültürü, Akifer’in işletme ve bakım yaklaşımının temelini oluşturmaktadır.
Son on yıldır Thames Water Türkiye bünyesinde deneyim kazanan ve şu an Akifer kadrosunda görev yapan 100 kişilik uzman kadro, su hizmetlerinde sürdürülebilir kalkınma prensiplerini esas alarak Akifer’in insan gücünü ve mühendislik birikimini yönetmektedir.
Akifer, sözlük anlamı olarak suyun çok uzak mesafelere gitmesini sağlayan ve yer altı sularını pınarlara, kuyulara ileten gözenekli toprak ya da jeolojik oluşumdur. Yağışlarla kazanılan suyu katmanlı yapısıyla temizleyerek göl ve nehir sistemlerine ileten “Akifer”, ham suyu arıtarak toplumun hizmetine sunan Akifer şirketinin temel amacını vurgular.

Akifer Yönetici Ortağı Evren Köprülü, kamu-özel sektör işbirliği önündeki engellerin aşılmasıyla, su projelerinin işletme ve bakımı konusunda önemli bir adım atılacağını söyledi

Akifer Yönetim Kurulu Başkanı Frank Pawley, Su Arenası’nda yaptığı konuşmada, maliyetinin yüksek olduğu sanılan özel sektör katılımının, ulaşılan teknoloji, finansmana erişim yeterliliği ve verimlilik düşünüldüğünde uzun vadede sürdürülebilir bir iş modeli olduğunun altını çizdi.

Su yatırımları ortamının tartışıldığı Su Arenası’na ülkemizden ve yurtdışından konunun uzmanı olan birçok bürokrat ve akademisyen katıldı
DSİ Genel Müdür Yardımcısı Akif Özkaldı, sulama projelerinde yatırımcılar için cazip koşulları yaratacak değişikliklerin yapıldığını belirtti
15 Haziran 2009 Pazartesi Suyun Akifer ile yolculuğu başlıyor On yıldır İzmit Kentsel ve Endüstriyel Su Temini Projesi ile Kocaeli halkına kesintisiz su temini sağlayan Thames Water Türkiye’yi yöneticileri satın aldı
Su hizmetlerinde yıllara dayanan ulusal ve uluslararası bilgi birikimi ile Kocaeli’de faaliyet gösteren Thames Water Türkiye’yi, şirketin Ortadoğu ve Türkiye’den sorumlu üst düzey yöneticileri Evren Köprülü ve Frank Pawley satın aldı. Yurt dışında Management Buy-Out olarak adlandırılan fakat ülkemizde çok fazla örneği olmayan bu satın alma metodu, yöneticilerin mevcut koşulları ve riskleri en iyi değerlendirebilen kişiler olması sebebiyle tercih ediliyor. Yeni şirket, ülke çapında içme suyu ve atık su projeleri gerçekleştirmek üzere “Akifer” adıyla yola devam edecek.
Konuyla ilgili bir açıklama yapan Akifer Yönetici Ortağı Evren Köprülü, Thames Water’ın dünya çapındaki teknik ve insan gücünün verdiği enerjiyle, ülkemizin en büyük özel finansmanlı su projesi olan İzmit Kentsel ve Endüstriyel Su Temini Projesi’ni on yıldır başarıyla işlettiklerini ifade etti ve ekledi:
“Akifer olarak hedefimiz, su hizmetlerinin işletimi ve bakımı konusundaki deneyimlerimizi diğer belediyelerimizin hizmetine sunmak. Bu nedenle finansal ve teknik verimliliğe odaklı projelerin yapımı ve işletmesinde bizimle aynı heyecanı paylaşan şirketlerle gücümüzü birleştirerek, su projelerinin ulusal ve AB standartlarında işletme ve bakımını gerçekleştirmek için yola çıktık.”
Ülkemizde su hizmetlerinin tamamına yakınını kamu kurumlarının işlettiğini belirten Köprülü, kendilerini ülkemizde yatırımcı olmaya iten sebepleri şu şekilde özetledi:
“AB mevzuatlarına uyum süreci bir yana, halkımıza dünya standartlarında içme ve atık su hizmetlerinin ulaştırılmasında aksaklıklar yaşanabiliyor. Yüz milyar dolarlarla ifade edilen, Türkiye için gerekli su ve atıksu yatırımlarının özel sektör desteği olmadan kamu tarafından karşılanması ve işletilmesi, mevcut şartlar altında oldukça zor görünüyor. Su kaynaklarımızın giderek azalmasına rağmen, çoğu ilimizde yüzde 65’lere varan su kaçakları yaşandığı düşünüldüğünde, halihazırda yasalaşma sürecinde bulunan Kamu-Özel Sektör Ortaklığı’nı olmazsa olmaz bir çözüm olarak görüyoruz. Bu nedenle Akifer, kuracağı ortaklıklarla ülkemizin sürdürülebilir işletme ve bakım uygulamalarını geliştirmede üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeye hazır.”
Köprülü, ülke çapında gerçekleştirmeyi hedefledikleri projelerle arıtma tesislerinin işletilmesi, bakım, enerji ve iş gücü giderlerinin yönetimi; su kesintisinin yaşanmamasını sağlayacak yedekleme, SCADA, Katodik Koruma, Hidrolojik Modelleme gibi son teknoloji ürünü teknik altyapıların kurulum ve bakımını sağlayarak hizmet kalitesinin yükseltilmesinde sıkıntı yaşayan belediyelere nefes aldıracaklarını vurguladı.
On yıldır bu esaslara göre işletme ve bakımını üstlendikleri İzmit Kentsel ve Endüstriyel Su Temini Projesi’nde teknik mükemmeliyetin yanı sıra, çevre yönetim sistemleri, biyolojik çeşitlilik, insana yatırım, sosyal sorumluluk gibi birçok çalışmasıyla salt bir işletmeciden öte, iyi bir kurumsal vatandaş olduklarını ifade eden Köprülü, bu şirket kültürünü paylaşma arzusunu taşıdıklarını da belirtti.
Sektör temsilcileri Su Arenası’nda bir araya geliyor
Ülkemizin yatırım ortamının iyileştirilmesi konusunda da kendilerine düşen görevin bilincinde olduklarını ifade eden Köprülü, bu nedenle içme suyu ve atık su hizmetlerinde söz sahibi olan kamu ve özel sektör temsilcilerini bir araya getireceklerini söyledi.
“Türkiye’de Su Hizmetleri ve Yatırım Ortamının Geleceği Arenası” adıyla 17 Haziran 2009 tarihinde, İstanbul, Ceylan Intercontinental’de düzenlenecek olan organizasyonda katılımcılar, Türkiye’de Su Hizmetlerinde Mevzuat Çalışmaları, Entegre Havza Yönetimi, Su Hizmetlerinde Kalite Anlayışı, Tüketici, Yerel İdareler ve Su Dağıtımında Özel Sektörün Katkısı, Kamu ve Özel Sektör İş Modelleri, Su Yönetiminde Dünya Örnekleri konularında fikir alışverişinde bulunacak.
Arena’ya Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, Devlet Su İşleri Genel Müdürü Haydar Koçaker, İller Bankası Genel Müdürü Hidayet Atasoy’un yanı sıra Dünya Bankası Türkiye Direktörü Ulrich Zachau, Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası Türkiye Direktörü Michael Davey, Avrupa Yatırım Bankası Türkiye Direktörü Alain Terraillon ve özel sektör temsilcilerinin de katılması bekleniyor.
Akifer Kimdir?
Thames Water’ın Türkiye operasyonu olarak faaliyet gösteren Thames Water Altyapı Hizmetleri Limited Şirketi, Akifer Su Hizmetleri Ticaret Limited Şirketi tarafından satın alınarak “Akifer” adını aldı. Ülkemizde iş geliştirme faaliyetlerine başlayan Akifer, İzmit Kentsel ve Endüstriyel Su Temini Projesi’nin işletme ve bakım sorumluluğunu üstlendi.
Bu satın alma süreciyle birlikte, dünyanın en büyük içme suyu ve atık su hizmeti şirketlerinden biri olan Thames Water’ın kurumsal kültürü, Akifer’in işletme ve bakım yaklaşımının temelini oluşturmaktadır.
Son on yıldır Thames Water Türkiye bünyesinde deneyim kazanan ve şu an Akifer kadrosunda görev yapan 100 kişilik uzman kadro, su hizmetlerinde sürdürülebilir kalkınma prensiplerini esas alarak Akifer’in insan gücünü ve mühendislik birikimini yönetmektedir.
Akifer, sözlük anlamı olarak suyun çok uzak mesafelere gitmesini sağlayan ve yer altı sularını pınarlara, kuyulara ileten gözenekli toprak ya da jeolojik oluşumdur. Yağışlarla kazanılan suyu katmanlı yapısıyla temizleyerek göl ve nehir sistemlerine ileten “Akifer”, ham suyu arıtarak toplumun hizmetine sunan Akifer şirketinin temel amacını vurgular.
 2008 21 Temmuz 2008 Pazartesi Yaşam için inovasyon Dünya 20. yüzyılı petrolün peşinden koşarak geçirdi. Ve koşunun sonunda bir yol ayrımına ulaştık; ya insanoğlunun bu dünyada varlığını sürdürebilmesi için ne yapmamız gerektiğini öğreneceğiz ya da yok olacağız... İlk önceliğimiz sürdürülebilir kalkınmanın çevresel altyapısını oluşturan içme suyu ve atık su arıtma hizmetlerinde doğayla uyumlu yenilikçi teknolojilerin desteklenmesi olmalı.
İnsanoğlu Sanayi Devrimi’nden bu yana çok yol kat etti. Günlük yaşamımızın vazgeçilmezi olan birçok buluş ve atılım geçtiğimiz yüzyılda gerçekleştirildi. Ne var ki hiçbir şey insanoğlunu petrol kadar cezbetmedi.
Elli yıl öncesine kadar çevresel, ekonomik ve siyasi tüm politikaları şekillendiren, ancak her doğal kaynak gibi bir sonu olan petrol artık tahtını terk etmek üzere. Çünkü sınırsız olduğunu varsayarak tükettiğimiz “su kaynakları”na yönelik tüm politikalar temelinden değişmek zorunda. Bireysel ihtiyaçların yanı sıra tarımdan sanayiye tüm ekonominin sürdürülebilirliğinin suyun varlığıyla mümkün olduğu düşünüldüğünde; hükümetler, bilim adamları, Sivil Toplum Kuruluşları ve sayıları her geçen gün artan duyarlı bireyler alternatifi olmayan su kaynaklarının korunması ve geliştirilmesi için çaba sarf ediyor.
Dünyadaki içilebilir su rezervinin yaklaşık %1 olması, bozulan iklim ve çevre koşulları, artan nüfus ve bilinçsiz tüketim gibi nedenlerle, yeterli suya ve halk sağlığı koşullarına sahip olma hakkı olan milyonlarca insan bu haktan mahrum. Nüfusun hiçbir zaman azalmayacağı, küresel ısınmanın alınan önlemlerle yavaşlayacağı ama asla durmayacağı dikkate alındığında, suyun petrolden çok daha önemli olmaya başlamasına şaşmamak gerekiyor.
Su elde etmede yeni yaklaşımlar
Suyun kamu yararı ilkesi doğrultusunda toplumsal bir kaynak olmanın ötesinde, ekonomik bir değer taşıdığı tartışılmazdır. Bir kaynağın pahalı olması, onun sınırlı olduğunu gösterir. İçilebilir su kaynaklarındaki azalma eğilimi suyun maliyetindeki yükselişi tetiklemeye devam edecektir. Bu eğilimi yavaşlatarak sosyal çatışmalardan kaçınmak ve sosyal sürdürülebilirliğin desteklenmesi için su kaynaklarının korunmasında ve su hizmetlerinin halka ulaştırılmasında profesyonel ve doğayla uyumlu inovatif yaklaşımlara ihtiyaç duyulmaktadır.
Su hizmetlerinin iyileştirilmesi için sürekli gelişim halinde bulunan teknolojiden yararlanılıyor. Daha dayanıklı ve ucuz altyapı borularının imalatı, şebekedeki su kaçaklarının tespitinde yararlanılan cihazlardaki gelişmeler, kirlenmiş suların arıtılması ve geri dönüşümünü sağlayan teknolojiler, konvansiyonel arıtma sistemlerinde yapılan optimizasyon çalışmaları… Mevcut su kaynağının daha verimli kullanılmasını sağlayan bu teknolojilerin yanı sıra yeni su kaynağı yaratmak için kullanılan bazı yöntem ve yaklaşımlar da zaman zaman gündem oluşturuyor. Bunların en bilineni deniz suyundan içme suyu elde etme; bir başka deyişle desalinasyon. Doğaya yapılan her müdahalede olduğu gibi bu teknolojinin de bazı avantaj ve dezavantajları buluyor. Çözünmüş halde bulunan tuzu deniz suyundan ayırarak suyun saflaştırılması mantığına dayanan desalinasyon, tatlı su ve yer altı suyu sıkıntısının yaşandığı bölgelerde tercih ediliyor. Ancak arıtma sürecindeki enerji ihtiyacının yüksek oluşu, su ortamındaki ekolojik yaşama zarar vermemek için alınması gereken önlemler ve kaynak sularının arıtımından daha fazla miktarda kimyasal kullanımı gerektirmesi nedeniyle oldukça maliyetli bir teknoloji. Öte yandan bazı uygulamalar, desalinasyon tesislerinin yüksek maliyetlerinin azaltılabileceğini gösteriyor. Örneğin güneş enerjisiyle çalıştırılabilen bu tesisler, çevresel, ekonomik ve sosyal gelişim sağladığı için sürdürülebilir bir kalkınmayı da beraberinde getirebiliyor.
Deniz suyundan su elde etmenin bir diğer yolu da kıyılara inşa edilebilecek rüzgâr tünelleri. Deniz kıyısından başlayarak sahile dikey uzanan bu tünellerden içeri giren rüzgâr, taşıdığı buharı yoğunlaştırarak tünel sonundaki hazneye bırakıyor. Ne var ki yenilikçi bir çözüm olmasına rağmen uygulanabilirliği sınırlı olması nedeniyle bu tüneller, artan su sorununa çare olamaz gibi görünüyor.
Rüzgâr yelkenleri ise bu yenilenebilir kaynaktan su elde etmek için kullanılabilecek bir başka yöntem. Rüzgârın etkili olduğu bölgelere kurulan yelkenlerde biriken çiy tanelerinin içme suyuna dönüştürülmesine dayanan bu yöntem de gelişime açık ancak henüz ihtiyacı karşılayabilecek düzeyde değil.
Doğanın diğer kaynaklarından yararlanarak su elde etmenin bir diğer inovatif yolu da atmosferden su elde etme. Ancak atmosferdeki nemi alarak ters ozmoz ve parçacık düzeyinde arıtma sağlayan nano filtre ile içilebilir su elde edilen bu sistemler de susuzluğun kesin çözümü olmaktan oldukça uzak. Nitekim havadaki nem düzeyine bağlı olarak çalışması nedeniyle her zaman verimli sonuç veremeyen bu sistem, ev tipi kullanıma daha uygun. Üstelik bu sistemlerin sağlığa olan etkileri de tam olarak araştırılmış değil. Mineral açısından çok zengin bir su arıtımı sağlamadığı için tüketicinin mineral desteği alması gerekiyor.
Atık suların geri dönüştürülmesi, havzalar arası su aktarılması, buz dağlarının taşınması gibi yöntemler de maliyetleri ve çevresel etkileri nedeniyle fizibilitelerinin iyi yapılması gereken yöntemler olarak karşımıza çıkıyor.
Geliştirilen tüm teknoloji ve yenilikler, su kaynaklarının ve su hizmetlerinin planlı ve etkin yönetiminin yerini alacak alternatifler değildir. Kısıtlı imkanlar ve yüksek ar-ge yatırımları ile elde edilen bir damla suyun yanlış yönetim nedeni ile heba edilmesi, hiçbir su kaynağı ile desteklenemez. Zira sonsuz ve sınırsız değil, giderek azalan bir kaynağa sahibiz. Uluslararası bir su şirketi olarak Thames Water’ın işletme anlayışı da bu temele dayanıyor. ODTÜ ve Anadolu Üniversitesi ile birlikte gerçekleştirilen Atmosferik ve Hidrolojik Modelleme Projesi buna bir örnek. İki yıl süren detaylı bir çalışmanın ardından 2007 yılında tam anlamıyla kullanılmaya başlanan projenin amacı Yuvacık Barajı havzasının etkin yönetimini sağlamak. Suyun havzadaki tüm yolculuğunun gözlemlenebildiği bu altyapı sayesinde, kar ya da yağmur yağışı daha başlamadan gelecek akımların ön tahmini yapılabiliyor; yağış düştükten sonra ne kadar akışa geçeceği havzanın güncel durumu dikkate alınarak hesaplanabiliyor. Verilerin kaydedildiği sistem, her damla suyun ne zaman baraj gölünde tutulması ya da fazla suyun ne zaman doğaya bırakılması gerektiği konularında daha kesin ve bilimsel kararlar alınabilmesini mümkün kılıyor. Böylelikle kuraklık dönemlerinde suyun etkin planlaması sağlanırken, olası bir sel riskine karşı da gerekli önlemler zamanında alınabiliyor. British Dam Society tarafından takdirle karşılanan, birçok ulusal ve uluslararası kongre ve seminerde hakkında bildiriler yayınlanan bu ve benzeri projelerin yaygınlaşması, kaliteli yüzey sularının tasarruflu kullanımı açısından önem taşıyor.
Suyun verimli kullanımı ve risk yönetimine yönelik Thames Water’ın yürüttüğü bir diğer proaktif proje olan Kocaeli Kuraklık Yönetim Planı, ülkemizde bir ilk olma özelliği taşıyor. Thames Water tarafından yapılan talep üzerine Kocaeli Valiliğince başlatılan çalışmalar sonucunda tamamlanan plan, çeşitli seviyelerdeki kuraklık tehlikesine karşı gerek su kaynağı gerekse tüketim açısından önlem ve aksiyonları içeriyor. Valiliğin ilgili birimleri, Kocaeli Büyükşehir Belediyesi, Devlet Su İşleri 15. Şube Müdürlüğü, Devlet Meteoroloji İşleri Müdürlüğü, İSU Genel Müdürlüğü, Kocaeli Sanayi Odası’nın katılımı ve Kocaeli Üniversitesi’nin katkılarıyla hazırlanan planda, su temin ve kaynak dengesi gözetilerek Kocaeli halkının olası bir kuraklık riski karşısında su sıkıntısına düşürülmemesi ve kuraklığın mümkün olabilen en hafif biçimde atlatılması amaçlanıyor.
Tüm bu projeler sosyal, çevresel ve ekonomik faktörlerin bir arada gözetildiği Bütünsel Su Yönetimi yaklaşımının ürünü. Bu yaklaşımın en önemli bileşenlerinden biri de su kaynaklarında biyolojik çeşitliliğin korunması. Doğal kaynaklarda bulunan suyun, içilebilir niteliğe ulaştırılmasında kullanılan arıtma teknolojilerinin ekonomik olarak sürdürülebilir olması ancak bu doğal kaynaklardaki suların kalitesinin korunması ile mümkün. Su toplama havzası denilen ekolojik sistemde dengenin bozulması halinde bu dengenin yeniden kurulabilmesi çoğunlukla olanaksızdır. Dengenin kurulmasına yönelik üretilen proje ve girişimler, doğal besin zincirinin ve biyolojik döngünün başardığı işlerle karşılaştırıldığında son derece yetersiz ve etkisi sınırlıdır.
Enerjinin alternatifi vardır ama suyun yok
Teknoloji ancak insan hayatını daha yaşanabilir hale getirdiği sürece sürdürülebilir kalkınmaya katkıda bulunabilir. Dolayısıyla daha fazla enerji gerektiren ve konvansiyonel arıtma teknolojilerinden daha pahalıya mal olacak hiçbir inovasyon, doğal su kaynaklarının azalması halinde kurtarıcı olarak düşünülemez. Buradaki yaklaşım, maliyeti ya da güvenirliği tartışmalı yöntemlerle bir kaynağı kullanılabilir hale getirmekten ziyade, tasarruf edilebilecek alanların tespit edilip, buna yönelik olarak verimliliği hedef alan sektörlerin oluşmasına fırsat vermek olmalıdır. Çünkü hiçbir kaynak, doğanın insana sunduğu halinden daha sürdürülebilir değildir.
Doğanın başka kaynaklarını kullanan bazı teknolojilerin de doğal dengeleri bozmaması için dikkatli olunması hayati önem taşır. “En maliyetli suyun olmayan su” olduğu gerçeğinden hareketle, farklı doğal kaynakların bilinçsizce yok edilmediği yöntemlerle su kaynaklarının henüz tamamen tükenmeden korunması ve geliştirilmesinin sürdürülebilir kalkınmaya daha fazla hizmet edeceği aşikârdır. Çünkü bir su kaynağı yok olduktan sonra hiçbir teknoloji ya da yatırım onu geri getiremeyecektir.
27 Haziran 2008 Cuma Thames Water, Hatıra Ormanı’nı çalışanlarıyla birlikte oluşturdu Yuvacık Barajı ile Kocaeli’nin kentsel ve endüstriyel suyunu temin eden Thames Water, çalışanlarının diktikleri ağaçlarla oluşturduğu Hatıra Ormanı’nın ilk etabını geçtiğimiz hafta sonu tamamladı
Thames Water kurumsal sosyal sorumluluk anlayışıyla geçtiğimiz sene baraj havzasında Hatıra Ormanı oluşturma çalışmalarına başladı. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi tarafından tahsis edilen arazide kurulan ormanın ilk etabı, geçtiğimiz hafta sonu şirket çalışanları ve ailelerinin diktikleri ağaçlarla tamamlandı.
Thames Water Hatıra Ormanı’nın, su kaynaklarını ciddi şekilde tehdit eden küresel ısınma sorununa yönelik yürüttükleri bir proje olduğunu ifade eden Thames Water Türkiye Ülke Direktörü Evren Köprülü şunları söyledi: “Projenin çıkış noktası bir ağacın ömrü boyunca atmosferdeki 1 ton karbondioksiti arıtacağı gerçeği oldu. Biz de şirket olarak yaptığımız iki saatlik uçak seyahatinde atmosfere 1 ton karbondioksit salınması nedeniyle, çalışanlarımızın her iki saatlik uçuşuna karşılık Hatıra Ormanımıza en az bir ağaç dikme kararı aldık.”
Ekolojik zenginliğiyle ayrıcalıklı bir yeri olan Yuvacık Barajı havzasında 25 bin m2’lik araziye, az su tüketen ve karbon tutma özelliği yüksek çam, sedir, dış budak, akasya gibi türlerden 2 bin 50 adet fidan diktiklerini söyleyen Köprülü, hafta sonu çalışanlarıyla birlikte diktikleri fidanlarla birlikte bu sayının 2 bin 200’e ulaştığını belirtti. Köprülü, Kocaeli’nde faaliyet gösterecekleri süre boyunca devam edecek bu proje ile gelecek nesillere güzel bir armağan bırakacaklarını da ekledi.
16 Haziran 2008 Pazartesi Köprülü: “Su ve toprak kaybı küresel açlığın sebebi olacak” 17 Haziran Dünya Çölleşmeyle Mücadele Günü dolayısıyla bir açıklama yapan Thames Water Türkiye Ülke Direktörü Evren Köprülü, yaşanan su ve toprak kaybının yakın gelecekte gıda sıkıntısına sebep olacağını söyledi.
Toprağın doğal özelliklerini yitirmesi ve ürün veremez hale gelmesi çölleşme olarak nitelendiriliyor. Küresel ısınmanın her gün daha fazla etkisini hissettiğimiz bu dönemde, dünyamızın önündeki bir diğer önemli sorun da su ve toprak kaybı nedeniyle yaşanacak “gıda kıtlığı”.
Yaklaşık on yıldır Kocaeli’nin içme suyu ihtiyacını karşılayan Thames Water Türkiye’nin Ülke Direktörü Evren Köprülü, Dünya Çölleşmeyle Mücadele Günü dolayısıyla bir açıklama yaptı. Yer altı ve yer üstü sularının yanı sıra toprak kaybının etkisiyle ülkemizde tarımın tehlike sinyalleri vereceğini söyleyen Köprülü şunları söyledi: “Topraklarımızın %63’ü şiddetli erozyona maruz kalıyor. Erozyonla kaybedilen bir başka değerimiz ise su. Her yıl yaklaşık 50 milyar m3 yağış depolanamıyor. Bu durum tarım alanlarında her yıl 500 milyon ton verimli toprağın kaybedilmesini beraberinde getiriyor.”
Nüfusumuzun 2030 yılında 100 milyona ulaşacağının tahmin edildiğini belirten Köprülü, “Ülkemiz o yıllarda su sıkıntısını had safhada yaşayacak. Su kullanımının en yoğun olduğu tarım sektörünü sarsacak bu sıkıntı, gıda ihtiyacımızı karşılamak için ülkemizi dışa bağımlı yapacak. Geçtiğimiz günlerde gündemi meşgul eden gıda fiyatlarındaki %40’lık anormal artış da bu tehlikenin habercisi” dedi.
Çözüm ulusal planlamada
Çözümün su havzaları yönetimi ve sürdürülebilir tarım olduğunun altını çizen Köprülü, böylelikle yeraltı suları ve toprak verimliliğinin korunup sürekliliğinin sağlanabileceğini belirtti.
Doğal varlıklarımızın kaybının getireceği ekonomik, sosyal ve çevresel sıkıntılar dikkate alındığında, bu alanlardaki her türlü yatırımın hayati önem taşıdığını belirten Köprülü, Ulusal Kuraklık Yönetim Planı ve Ulusal Su Kaynakları Yönetim Planlarının hazırlanması gerektiğinin altını çizdi. Köprülü, bu mekanizmaların şimdi oluşturulmaması durumunda, gelecekte çöl iklimine uyum planları hazırlamak zorunda kalınacağını ifade ederek sözlerine son verdi.
03 Nisan 2008 Perşembe Küresel Isınmanın Panzehiri: Ormanlar Küresel ısınma ve çölleşmeye karşı en etkili yöntemlerden birinin yeşil alanları arttırmak olduğu biliniyor. Bitkilerin, fotosentez yoluyla yılda 100 milyar ton karbondioksiti emdiği düşünüldüğünde, atmosferdeki dengeyi sağlayan ormanların hayati önemi ortaya çıkıyor. Tüm faaliyetlerinde sosyal sorumluluk bilinciyle hareket eden Thames Water, küresel ısınmaya çözüm üretmeye yönelik uluslararası çabalara destek veriyor. Bu kapsamda Yuvacık Barajı havzasında oluşturulan “Thames Water Hatıra Ormanı” ile sera gazlarının atmosferde oluşturduğu baskının havza ölçeğinde en aza indirilmesi ve ekolojiye katkı sağlanması hedefleniyor.
Küresel ısınma, geçtiğimiz yüzyılda yaşanan hızlı sanayileşme ve yanlış kaynak kullanımının beraberinde getirdiği çevresel sorunların başında geliyor. Yapılan araştırmalara göre, bu tehlikenin 2050’ye kadar bitki ve hayvan türlerinin dörtte birini yok edeceği tahmin ediliyor. Tüm bu olumsuz gelişmeler karşısında doğa, yaşanabilecek felaketler silsilesi öncesinde iklim değişiklikleriyle insanoğluna gerekli sinyalleri veriyor.
Bitkiler fotosentez yoluyla yılda 100 milyar ton karbondioksiti emip buna yakın bir oranda salarak atmosferde yaşamsal öneme sahip dengeyi oluşturuyor. Ne var ki fosil yakıtların (kömür, petrol) ve ağaçların yakılması ile doğaya gereğinden fazla karbondioksit verilmesi doğanın dengesini bozuyor ve "Sera Etkisi"ne yol açıyor. Bir ağacın ömrü boyunca havadan 1 ton karbondioksit temizlediğini düşündüğümüzde, artan karbondioksit salımını dengeleyeceğinden, dikilen her ağacın küresel ısınmanın panzehiri olduğu gözler önüne seriliyor.
“Thames Water Hatıra Ormanı” ekolojiye katkı sağlıyor
Yuvacık Barajı ile Kocaeli’nin kentsel ve endüstriyel suyunu temin eden bir şirket olarak Thames Water, su kaynaklarını ciddi şekilde tehdit eden küresel ısınma sorununa yönelik projeler geliştirmeye devam ediyor. Geçtiğimiz yıl sonunda, biyolojik çeşitlilik açısından oldukça zengin olan havzamızın baraj gövdesine yakın bir konumunda Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin tahsis ettiği arazide oluşturduğumuz “Thames Water Hatıra Ormanı” bunun son örneği.
Proje kapsamında, yapılan her 2 saatlik uçak seyahatinde atmosfere 1 ton karbondioksit salındığı gerçeğinden hareketle, çalışanlarımızın her 2 saatlik uçuşuna karşılık Hatıra Ormanımıza en az 1 ağaç dikiyoruz. İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Orman Botaniği Anabilim Dalı Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Asuman Efe’den alınan bilgiler doğrultusunda tasarlanan projede, geçtiğimiz Ekim ayından bu yana 2 bin 50 adet fidan dikildi. Kocaeli’nde faaliyet göstereceğimiz süre boyunca devam edecek olan bu proje ile gelecek nesillere güzel bir armağan bırakmış olacağız.
Burada dikkati çekmek istediğim konu ise Hatıra Ormanımız için bölgedeki bitkisel çeşitliliği dikkate alarak karbon tutma özelliği en yüksek olan gürgen, ladin ve sedirin aralarında bulunduğu birçok ağaç türünü tercih ettik ve dolayısıyla Hatıra Ormanı’nın oluşturulmasında bilimsel kriterleri gözettik. Böylelikle bir taraftan karbondioksit salımını dengelerken, diğer yandan su ve oksijen döngüsünün sağlıklı işlemesi hedeflerimizi gerçekleştirmiş olduk. Bu ormanda birçok çeşide bir arada yer verilmesi alan içinde zengin bir toprak örtüsü oluşturacak ve ham su kalitesine olumlu katkıları olacak. Üstelik ormanların, ev sahipliği yaptığı bitki ve hayvan yaşamı ile kendi başlarına bir ekosistem olduğu düşünüldüğünde, gerçekleştirilen bu projenin ekolojiye katkısı daha da net ortaya çıkıyor.
Bu vesileyle, barajdan su kullanan tüm kuruluşları ve çevreye duyarlı vatandaşlarımızı, su havzamızı küresel ısınmanın etkilerine karşı korumak amacıyla düzenli olarak ağaç dikimi yapmaya davet ediyoruz. Böylelikle çevresel ve ekonomik kazanımlarımıza sosyal bir yön de katarak “sürdürülebilir kalkınma” hedeflerine uygun uzun soluklu bir proje gerçekleştirmiş olacağız.
24 Mart 2008 Pazartesi “Suyu Yönetmek Havza Yönetiminden Geçer” Dünya gündemini meşgul eden küresel ısınmanın yol açtığı kuraklık, su sıkıntısının başlıca nedeni. Su kaynaklarının gerektiği gibi kullanılmaması, çevresel kirlilik ve nüfus artışı ise en temel ihtiyaçlardan biri olan suyun varlığını daha da tehdit ediyor. Devletlerin, kamu ve özel kuruluşların, sivil toplum örgütlerinin bu tehdide karşı projeler üretmesi ayrı bir önem taşıyor. Bu amaca yönelik olarak Thames Water, Kocaeli Kuraklık Yönetim Planı’nın uygulanmasını sağlamıştı. Ne var ki merkezi yönetimin oluşturacağı yasal ve düzenleyici bir yapıya ek olarak havza teşkilatlanması olmaksızın, yetersiz kalan bu tür çabalarla suyu tam anlamıyla yönetmek mümkün değil.
Birleşmiş Milletler’e (BM) göre, Türkiye 2025 yılında su sıkıntısı çekecek ülkelerin başında geliyor. Bir ülkenin hayat kaynağı olan su açısından zengin olabilmesi için kişi başına düşen yıllık su miktarının 8 bin ila 10 bin metreküp olması gerekiyor. Ülkemize dönüp baktığımızda yıllık kişi başına ancak bin 700 metreküp su oranı düştüğünü görüyoruz. Küresel ısınma kaynaklı yağış azlığı, aşırı buharlaşma, bilinçsiz tüketim ve kirlilik nedeniyle temiz su kaynaklarımız hızla tükeniyor.
Öte yandan Türkiye'deki yetkili otoriteler ülkemizin yeterli suyu olduğunu, su kaynaklarımızın yarısını bile henüz devreye sokmadığımızı her fırsatta yineliyor. Aslında iki bakış açısı da gerçeği yansıtıyor. Ülkemizin kullanılmayan potansiyelinin stratejik olarak planlanması ve işletilmesi gerekiyor. Ancak gerekli aksiyonlar alınmaz ve mevcut durum devam ederse, BM’in öngörüsü haklı çıkacaktır. Burada BM’in uyarı niteliğindeki görüşünü Türkiye'nin harekete geçmesi için tavsiye olarak almak en doğrusu. Önümüzdeki 15-20 yıllık süreçte gerekli önlemler alınabilir, düzenlemeler yapılabilir, havza bazında yönetime geçilebilir ve yatırımlar yapılabilir. Çünkü geriye baktığımızda, su kaynakları konusunda yaratılmış olan “farkındalığın” ötesinde somut bir şey yapılmadığını, artık aksiyon zamanının geldiğini görüyoruz.
Çözüm elbette ki yeni barajlar kurmak, içme suyunun yanı sıra, su kirliliğini azaltmaya yönelik olarak atık su yatırımları yapmaktan geçiyor. Su ile ilgili AB mevzuatına uyum için 30 milyar Euro’nun harcanması gerektiği de düşünüldüğünde, planlama ve uygulama konusunda özel sektör katılımı kaçınılmaz hale geliyor. İçinde bulunduğumuz Avrupa Birliği süreci de dikkate alındığında, su kaynaklarımızın geliştirilip korunması, gelecek nesillere sağlıklı ve yeterli kaynaklar bırakılabilmesi için “Bütünsel Havza Yönetimi” gibi yaklaşımlar hayati önem taşıyor.
Havza Teşkilatlanması hayati öneme sahip
Ülkemizin ihtiyacı olan altyapı yatırımları, öncelikle ulusal, eşitlikçi ve çevreci bir su yasası ve ardından -adına ister Su Bakanlığı deyin, isterse başka bir şey- merkezi bir havza yönetim teşkilatının varlığını gerektiriyor. Örneğin ülkemizde su kaynaklarımızın ne şekilde yönetileceğinden tutun, kimin hangi kaynağı nasıl kullanacağına ve fiyatlandırabileceğine dek neredeyse hiçbir konu, kesin hükümlerle yasal bir zemine oturmuyor. Halen suyumuz, merkezi, bölgesel, il, belediye ve kırsal olarak çeşitlenen yetkiler, Çevre ve Orman Bakanlığı ve DSİ, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı, valilikler, belediyeler, su ve sulama birlikleri, belediye ve köy tüzel kişilikleri arasında paylaşılan sorumluluklarla yönetiliyor. Üstelik bu konudaki yetki ve sorumlulukların farklı otoriteler tarafından üstlenildiği ve dolayısıyla çatışabildiği bu kamu yapısı, hatalı karar ve uygulamaları beraberinde getirmeye çok açık. Dolayısıyla merkezi teşkilatlanma hayati öneme sahiptir. Aksi takdirde siyasi faktörler, finans ve mühendislik avantajlarının önüne geçerek agresif ve kararsız bir piyasa oluşturabilir. Bu kaotik ortam, halk sağlığını da tehdit edecek boyutlara ulaşabilir.
Halbuki tüm bu tehditleri ortadan kaldırmak ve sürdürülebilir kalkınma hedeflerine ulaşabilmek için merkezi ve uzmanlaşmış yönetim anlayışının geliştirilmesi kaçınılmazdır. Bu noktada İngiltere’de özel su ve atık su şirketlerinin denetleyicisi konumundaki OFWAT’ı örnek verebiliriz. Her ne kadar ülkemizde özel altyapı şirketleri bulunmasa da, amaçları ve işleyişi bakımından OFWAT ışık tutucu nitelikte. Kurum, düzenleme ve denetleme sorumluluğu kapsamında su tarifelerini belirliyor, yasal mevzuatların gerektirdiği sorumlulukların yerine getirildiğini kontrol ediyor, verilen hizmetin standardını korumak için yaptırımlarda bulunuyor, altyapı şirketlerini verimliliğe teşvik ediyor ve sürdürülebilir kalkınma prensiplerine uyumu sağlıyor.
Suya “bütünsel” bakış
Merkezi bir yapının kurulmasının ardından suya yeni bir anlayışla bakmak gerekiyor. Toplumsal arz ve talep dengeleri dikkate alınarak, yüzey ve yeraltı sularının miktar, kalite ve ekolojik unsurlara göre yönetimini esas alan “Bütünsel Havza Yönetimi” bunun tek cevabı. Bu anlayış, işleyişi bakımından havzanın suyunu bilimsel verilere dayalı bir işletme mantığıyla yönetmeyi gerektiriyor. Suyu yönetebiliyorsunuz çünkü havza planlaması yapıldığında, tarımdan sanayiye, kent planlamasından yerel yönetime kadar havzayı etkileyen tüm faktörler birlikte ele alınıyor. Böylelikle kuraklık ve sel gibi afetlerin önlenemez fakat yönetilebilir olduğu da görülmüş oluyor. Türkiye’de 26 su havzası olduğunu ve bu havzaların bazılarının sınır ötesini de kapsadığını düşünürsek, geç kalınmış bir süreç yaşandığını daha iyi anlayabiliriz.
Kocaeli ölçeğinde su
Ülkemizin gelişime en açık illerinden biri Kocaeli. Dolayısıyla merkezi yönetimden belediyeye ve halka kadar tüm kesimler bu gelişime ayak uydurmak zorunda. İlin suyunu yöneten kurumlardan biri olarak Thames Water bu sorumluluğu yansıtır şekilde çalışıyor. İzmit Kentsel ve Endüstriyel Su Temini Projesi’nin işletme ve bakımını üstlenen şirketimiz, bunun ötesinde bir yaklaşımla ilimize farklı bir vizyon getirdi. Ülkemizi etkisi altına alan kuraklık sorununa çözüm üretmek amacıyla 2005 yılında Türkiye’de ilk olma özelliğini taşıyan Kocaeli Kuraklık Yönetim Planı’nı hazırladık. Kuraklık tehlikesine karşı önlem ve aksiyon paketini içeren bu plan sayesinde ilimiz 2006’da yaşadığı su krizini tekrar yaşamadı. Dolayısıyla bu planın yurt genelinde diğer yerel yönetimlerce de hayata geçirilmesini sağlamak oldukça önemli.
Kocaeli’ne bir baraj daha şart
Küresel ısınma tehdidinin arttığı, sanayileşmenin hızla geliştiği, yer altı sularının denetimden uzak şekilde çekildiği, su kaynaklarının kirlendiği bir Kocaeli’nde mevcut su kaynaklarını iyi kullanmaya yönelik çabaların yetersiz kalacağı aşikardır. 2014 yılına dek 1.2 milyon insana içme suyu ulaştırma sorumluluğu olan Yuvacık Barajı’na ek olarak yapılacak bir baraj, Kocaeli halkının refah düzeyini sürekli kılacaktır. Şu an karar verilmiş olsa, Yuvacık Barajı’nın teknik üstünlüklerinde bir barajın daha inşasının yıllar gerektireceği bu yatırım, halk sağlığı açısından da göz önünde bulundurulması gereken bir gerçektir. İşletmeci firma olmanın ötesinde, Kocaeli’nin su gerçeğini bilen, teknik, çevresel ve sosyal beklentiler konusunda deneyimli bir kurum olan şirketimiz, bu süreçte bilgi ve deneyimlerini paylaşmaya açıktır. 21 Mart 2008 Cuma Sessiz Kriz: Halk Sağlığı Thames Water Ülke Direktörü Evren Köprülü, Dünya Su Günü nedeniyle yaptığı açıklamada, sağlıksız su kullanımının halk sağlığına olumsuz etkisinin dünya üzerinde sessiz bir kriz yarattığını belirterek, “Yeterli yatırım yapılmazsa Türkiye de o noktaya gelebilir” dedi.
İçme suyu ve atık su hizmetleri sektöründe dünyanın sayılı şirketlerinden biri olan Thames Water’ın Ülke Direktörü Evren Köprülü, Dünya Su Günü nedeniyle yaptığı açıklamada, temiz su kullanımının halk sağlığı üzerindeki önemine dikkat çekti. Günümüzde 1.1 milyar insanın içme suyuna, 2.6 milyar insanın ise yeterli hijyen koşullarına ulaşamadığını hatırlatan Köprülü, “Su sorunu, halk sağlığını tehdit eden temel nedendir. Sağlıksız su kullanımının insanlar üzerinde yarattığı olumsuz etki dünya üzerinde sessiz bir kriz gibi ilerliyor” dedi.
Bu yıl “Uluslararası Halk Sağlığı Yılı” ile çakışması nedeniyle Dünya Su Günü temasının Birleşmiş Milletler tarafından “Su ve Halk Sağlığı” olarak belirlendiğini belirten Köprülü, “Dünya nüfusunun yüzde 40’ı, insan sağlığına uygun koşullara sahip temiz su kullanamıyor. Önlemler yetersiz kaldığı için, su kaynaklı hastalıklar yüzünden dünyada her gün 5 bin çocuk yaşamını yitiriyor. Türkiye su kıtlığı ya da su kirliliğinden kaynaklanan halk sağlığı problemlerini henüz ciddi boyutlarda yaşamıyor ancak yeterli önlem alınmaz ise bir gün her ülke bu noktaya gelebilir” dedi.
Halk sağlığı yatırımları ekonomik kazanç da getiriyor
Nüfus artışı, kentleşme, sanayileşme ve yetersiz altyapı gibi sebeplerle kirlenen su kaynaklarımızın neden olduğu hastalık ve ölümlerin dünya ekonomisine büyük zarar verdiğine işaret eden Köprülü şöyle devam etti: “Halk sağlığına yönelik altyapı yatımları uzun vadede ekonomik kazançlar sağlıyor. Sağlık harcamaları ve ölümlerin azalması gibi nedenler dikkate alındığında, Dünya Sağlık Örgütü bu yatırımlar için harcanan her kuruşun 7 kat daha fazla ekonomik değer kazandırdığını söylüyor. Öte yandan yıllık 10 milyar dolarlık yatırım gerektiren altyapı ihtiyacı aslında 2005’te savunma sanayine ayrılan bütçelerin %1’i, şişe suyuna harcanan paranın üçte biri ve hatta Avrupa’da ‘dondurma’ya ayrılan para ile eşdeğer.”
Temiz içme suyu kullanımının en doğal insan haklarından biri olduğunu vurgulayan Köprülü, halk sağlığı kalitesinin toplumların temiz su kullanımı kriteriyle ölçülebileceğini vurguladı. Sürdürülebilir kalkınmanın ekonomik beklentiler, çevrenin korunması ve sosyal faktörler arasında hassas bir denge gerektirdiğini ifade eden Köprülü, “AB Uyum Yasaları ve Kyoto Protokolü çerçevesinde suyla ilgili altyapıya yapılacak yatırımlar halk sağlığı kalitesini artıracaktır. Kamu ve özel sektör işbirliği ile gerçekleştirilebilecek bu yatırımlar, doğrudan doğruya sürdürülebilir bir kalkınma getirecektir” dedi.
 2007 06 Aralık 2007 Perşembe Maliyeti en yüksek afet: Küresel Isınma Son yılların en büyük çevre felaketi küresel ısınma, önlem alınmadığı takdirde toplumsal yaşamı ve dünya ekonomisini geri dönülemez şekilde tehdit edecek. Yerel otoriteler ve su şirketlerinin üzerine düşen görev ise kamu-özel sektör işbirliği çerçevesinde alternatif su kaynakları yaratmak.
Dünyamız, benzerlerini tarih sayfalarından bildiğimiz ancak daha önce şahit olmadığımız felaketleri ardı ardına yaşıyor. Bir taraftan kuraklık ve çölleşme özellikle yoksul ülkelerde can alırken, sel ve kasırgalar dev ekonomiye sahip ülkeleri dahi sarsabiliyor. Tüm bunların faili ise sera etkisinin neden olduğu “Küresel Isınma”. Bilim adamları, sera gazı emisyonlarının bugün hedeflenen seviyeye düşürülmesi halinde bile, küresel sıcaklıkların iki yüzyıl daha artacağı uyarısında bulunuyor. Bunun faturası ise oldukça ağır: Su kaynakları tükenecek, kuraklık, sel, açlık sonucunda yeryüzündeki canlı türlerinin yüzde 40’ı yok olacak.
Karbondioksit, azot oksit ve metanın atmosferde yoğunlaşarak yarattığı sera etkisi ve ısınma, geri dönülemez sonuçlarıyla yalnızca bilim adamlarını değil, ekonomistleri de kara kara düşündürecek noktalara vardı. Ozon deliğinin Kuzey Amerika kıtasının yüz ölçümüne yakın bir büyüklüğe ulaştığı ifade ediliyor. Küresel sıcaklıkların son 30 yılda geçmiş 12.000 yılda olmadığı kadar yükselmesi ise bir başka büyük felaket habercisi. Bu durumun sebep olacağı köklü değişimler, altından kalkılması zor yükleri de beraberinde getirebilir. Zira buzul erimeleri sonucu deniz seviyesinin yükselmesiyle birlikte, otuz yıl içinde Pasifik Okyanusu’ndaki ada devletlerinin haritadan silinebileceği bir tez olmaktan çıkıp, ciddi bir tehdide dönüşebilecek. Bu durumda yaşanacak iklim göçmenliğinin toplumsal yanı bir tarafa, yaratacağı ekonomik sıkıntılar tüm dünyanın başını ağrıtacak kadar ciddi. Ancak felaketlerin bundan ibaret olmayacağı da ortada.
Küresel ısınmanın maliyeti 20 trilyon doları bulacak
Kyoto ya da benzeri bir duyarlı platformun belirlediği hedeflere ulaşılamaması ve sıcaklıkların şu andaki seviyesinin 4 derece üzerine çıkması halinde ortaya çıkan sorunların üstesinden gelinebilmesi için dünyamızın karşı karşıya kalacağı maddi yükün yüzyıl sonuna kadar 20 trilyon doları aşması söz konusu. Elbette ki bu hedeflere ulaşmanın bir maliyetinin olması doğal.
Ancak her zorluk beraberinde fırsatlar da getirebiliyor. Nitekim petrol ve kömür gibi fosil yakıt kullanımının yerini alması ümit edilen yenilenebilir enerji kaynakları, sürdürülebilir enerji politikaları uygulamak zorunda olan dünyamız için yeni ekonomik açılımlar sunuyor. Aralarında Thames Water’ın da bulunduğu birçok çevreci şirket, hidroelektrik, rüzgâr enerjisi, güneş enerjisi ve biokütle gibi alternatif kaynakların tespiti ve verimli kullanımına yönelik araştırma ve faaliyetlerini sürdürüyorlar.
Su kaynakları tükeniyor, çözümler ise maliyet gerektiriyor
Hiç kuşkusuz, küresel ısınmayla beraber dünyanın birçok yerinde su sıkıntıları da artarak devam ediyor. Günümüzde bir milyardan fazla insan temel ihtiyaçlarını karşılamak için devamlı olarak temiz suya erişemiyor. Bunun çarpıcı sonuçlarından biri ise her yıl yaklaşık 2 milyon çocuğun temiz suya ulaşamadığı için ölmesi. Binyıl Kalkınma Hedefleri’nden biri, dünyada temiz içme suyuna erişimi olmayan insanların sayısını 2015 yılına kadar yarı yarıya azaltmak. Ancak bu hedefe yalnızca kamu kaynakları ile ulaşmak imkânsız. Su hizmetlerinde asıl sorumluluk belediyelere ait olmakla beraber, yapılan bazı yasal değişikliklerle kamu-özel sektör işbirliklerinin önü açılmış oldu. Özel sektörün devreye girmesi kamunun yatırım maliyetlerini azaltacak. Nitekim son 10 yılda ortalama yıllık 1.4 milyar dolarlık yatırımın yapıldığı içme suyu sektöründe Avrupa Birliği'ne uyumun sağlanmasının maliyetinin 20 milyar dolar olacağı tahmin ediliyor. Bu yatırım potansiyelinin özel su şirketlerinin önünü açması bir yana, karşılıklı kazanım sağlanacak olması da sevindirici. Ne var ki temiz suya erişim için yapılan yatırımın uzun dönemli maliyeti -sağlık harcamaları, azalan verimlilik ve insan hayatının kaybı göz önüne alındığında- şu anda yapılması gereken harcama ve çabalardan çok daha az olacak.
Ülkemizde su sektöründe kamu-özel sektör işbirliği fazla uygulanmamış olsa da bu yönde yeni adımlar atılıyor. İstanbul Atatürk Havalimanı Yeni Dış Hatlar Terminal ve Katlı Otoparkı’nın Yap İşlet Devret ihalesini kazanarak adını daha da duyuran Tepe ve Akfen’in şimdiki hedefi, kurdukları Tepe - Afken Su Kanalizasyon (TASK) şirketi ile Bodrum-Güllük'ün bölgesindeki su hizmetlerini 35 yıl boyunca yürütmek.
İşletimsel ortaklıklar her ne kadar yerel yönetimler üzerindeki yükü azaltacak olsa da, teknolojinin getirdiği çözümler de göz ardı edilmemeli. Su kaynaklarının yönetimi açısından Thames Water mühendislerinin uzmanlaştığı iki çözüm bu anlamda umut verici. Özellikle küresel ısınmanın neden olduğu kuraklık dönemlerinde kullanılmak üzere, yağışlı dönemlerde elde edilen yerüstü sularının akifere (yeraltındaki su katmanlarına) enjeksiyonu, su sıkıntısı yaşanan bölgeler için hayati önem taşıyacaktır. Bir başka çözüm ise desalinasyon, bir başka deyişle deniz suyundan içme suyu elde edilmesi. Özellikle yeraltı suyu sıkıntısının da çekildiği bölgelerde, deniz suyu arıtımı etkin bir çözüm olabilir. Bu gibi yenilikler, iklim değişikliğinin getirdiği su sıkıntısının hafifletilmesine faydalı olacak çözümlerdir. Böylelikle yeraltı suları gibi konvansiyonel su kaynakları üzerindeki yük azalacaktır. Bunun çevresel geri dönüşü ise paha biçilmezdir.
Haritadan silinecek adaları, iklim göçmeni olacak milyonları, açlık ve susuzluğun ölüm getireceği insanları düşününce, küresel ısınma ve önlem alınmaması halinde kaçınılmaz olarak yaşanacak su kıtlığının çözüm yolları için telaffuz edilen dev maliyetlerin karşılanamaz olduğunu söylemek gereksiz olacaktır. 24 Ekim 2007 Çarşamba Thames Water’a, İnsana Yatırım Ödülü Thames Water Türkiye, insana yatırımın öncelikli iş hedefleri arasına konularak şirket performansının artırılmasını amaçlayan dünyanın ilk Uluslararası İnsan Kaynakları Kalite Standardı “İnsana Yatırım (Investor In People – IIP” Ödülüne layık görüldü
Kocaeli bölgesine dünya standartlarında içme suyu sağlayan İzmit Kentsel ve Endüstriyel Su Temini Projesi’nin işletmecisi Thames Water, dünyanın önde gelen şirketlerinin aldığı İnsan Kaynakları Standardı “İnsana Yatırım (Investor In People – IIP) Projesi”ni başarıyla tamamladı ve ödüle hak kazandı.
Kurumsal itibara ciddi katkı sağlayan IIP süreci, kurumları ayakta tutan çalışana yatırımın öncelikli iş hedefleri arasına konularak, çalışan performansı ve kurum verimliliğini arttıran insan odaklı bir yönetim felsefesi ve sürekli bir gelişim kültürü olarak tanımlanıyor. İyileştirilen eğitim, iletişim ve iş akış süreçleri çalışanda işe olan katkısının farkında olma, iş doyumu, başarılı bir organizasyonun parçası olma gururu gibi duyguları kuvvetlendirirken, kurumdaki iletişim, motivasyon ve verimliliği arttırıyor, kaynakların etkin kullanımını sağlıyor ve en önemlisi kurumsal itibarı güçlendiriyor.
Thames Water’ın bir yıl gibi kısa sürede “Taahhüt, Değerlendirme ve Denetleme” aşamalarını tam bir ekip ruhuyla tamamlandığı bu süreç, IIP danışmanlarının Thames Water çalışanlarıyla birebir yaptıkları görüşmeler sonucunda ‘İnsana Yatırım Yapan’ bir şirket olma yolunda atılması gereken adımlar ve gelişime açık noktaların belirlenmesiyle başladı. Thames Water yönetiminin, bu gerekliliklerin karşılanacağına dair çalışanlarına söz vererek imzaladığı “Aksiyon Planı”nın hayata geçirilmesinden ve uluslararası denetçilerin yaptıkları denetim ve değerlendirmelerin ardından şirket ödüle layık bulundu.
Tüm Thames Water çalışanlarının yanı sıra IIP yolculuğuna çıkmış diğer şirket temsilcilerinin de katıldığı ödül töreninde konuşan Thames Water Türkiye Ülke Direktörü Evren Köprülü, “Işık Bizleriz” sloganıyla çıktıkları IIP yolculuğunu başarıyla tamamlamanın mutluluğunu yaşadıklarını söyledi. Köprülü “Tüm aşamalarda birlikte çalışarak ekip ruhumuzu pekiştirdik; sorunların tespitinde her çalışanımızın fikrini açıklıkla ifade edebilmesiyle daha özgür ortam yarattık; sistemimizi birbirimizin ihtiyaçlarına göre iyileştirerek kurumsal ve bireysel gelişimimize katkıda bulunduk” diyerek, ulaşılan tek bir hedefi değil, iyileştirilen bir süreci simgelemesi bakımından bu ödüle layık görüldüklerini ifade etti. IIP ödülünün kurumlara değil, o kurumun çalışanlarına verildiği gerçeğinin altını çizen Köprülü, sürece katkıda bulunan tüm Thames Water ailesine teşekkür etti. 31 Temmuz 2007 Salı Thames Water, Hatıra Ormanı kuruyor Yuvacık Barajı ile Kocaeli’nin kentsel ve endüstriyel suyunu temin eden Thames Water, baraj havzasında kuracağı Hatıra Ormanı ile kurumsal sosyal sorumluluğun gereğini yerine getirirken, küresel ısınma ve sera etkisini azaltmaya yönelik çabaya katkı sağlamayı hedefliyor.
Sekiz senedir İzmit Kentsel ve Endüstriyel Su Temini Projesi’nin işletme ve bakımını başarıyla yürüten Thames Water, Yuvacık Barajı havzasında Hatıra Ormanı kurma çalışmalarına başladı. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi tarafından tahsis edilen arazide kurulacak bu orman, kendine özgü zengin bir biyolojik çeşitliğe (bitki ve hayvan çeşitliliği) sahip olduğu akademik çevrelerce kabul gören havzanın Yuvacık Barajı gövdesine yakın bir konumunda oluşturulacak.
Çevre ve Orman Bakanlığı İl Şube Müdürlüğü tarafından projelendirildiği şekilde ekolojiye uygun ve az su tüketen ağaç türlerinin tercih edileceği bu Hatıra Ormanı’ndaki her bir ağacın ömrü boyunca atmosferde bulunan 1 ton ağırlığındaki karbondioksiti arıtacağı düşünüldüğünde Thames Water, kurumsal sosyal sorumluluk anlayışını yansıtmasının ötesinde, küresel ısınma ve sera etkisini azaltmaya yönelik uluslararası eylem çabalarına katkıda bulunmuş olacak. Thames Water Ülke Direktörü Evren Köprülü bu konuda yaptığı açıklamada "Büyük bir ağaç hayatı boyunca atmosferde 1 ton karbondioksit temizliyor; 2 saatlik uçak seyahatinde ise atmosfere 1 ton karbondioksit gazı salınıyor. Bunun için personelimizin yaptığı her 2 saatlik uçuş için Hatıra Ormanımıza en az 1 ağaç dikeceğiz" diyerek bu konudaki duyarlılıklarının bir kez daha altını çizdi. Köprülü ayrıca barajdan su kullanan Kocaeli’ndeki tüm kuruluşları aynı uygulamaya katılmaya ve su havzasını korumak yolunda katkıda bulunmaya davet etti.
Kalan yedi senelik işletme dönemi boyunca düzenli olarak ağaç dikiminin yapılacağı ormanda, şirketin önderliğinde projeye katılan kurum ve kuruluşlar, daha sonra ağaç dikmeye devam edebilecekler. Böylelikle sosyal, çevresel ve ekonomik kalkınma anlamına gelen “sürdürülebilir kalkınma” hedeflerine uygun uzun soluklu bir proje olan Thames Water Hatıra Ormanı, gelecek nesillere bırakılmış bir armağan olarak kalacak. 16 Haziran 2007 Cumartesi Çölleşme Milyonları Tehdit Ediyor Thames Water Ülke Direktörü Evren Köprülü: “Dünya yüzeyinin üçte biri çölleşme tehdidi altında bulunuyor.”
“17 Haziran Dünya Çölleşme ile Mücadele Günü” nedeniyle Thames Water Ülke Direktörü Evren Köprülü tarafından yapılan yazılı açıklamada, küresel bir sorun olan çölleşmenin, insan faaliyetleri ve bu faaliyetler sonucu ortaya çıkan iklim değişikliklerinden kaynaklandığı vurgulandı.
Evren Köprülü yaptığı açıklamada: "Çölleşme ne yazık ki ülkemizi doğrudan ilgilendiren ve tehdidi altında kaldığımız çok önemli bir konudur. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli'nin 2000 yılı sonunda açıkladığı rapora göre, ülkemizin de içerisinde yer aldığı Akdeniz ve Orta Doğu bölgelerinde kuraklık artışı ve tarımsal verimde çok ciddi bir düşüş görülmekte, küresel ısınmanın zararlı etkilerini en önce ve en şiddetli biçimde yaşayabileceğimize dikkat çekilmektedir.” dedi. NASA'nın yaptığı araştırmaların sonuçlarının, etkili tedbirler alınmaması halinde Türkiye'nin büyük bir bölümünün 2040 yılında çöl olacağını gösterdiğini de hatırlatan Köprülü, çölleşmenin küresel bir sorun olduğunu ve ekonomik kaynaklar üzerinde büyük bir yük oluşturduğunu belirtti.
Çölleşmenin olumsuz sonuçlarının sadece Türkiye'de değil, dünya üzerindeki etkilerine de değinen Evren Köprülü açıklamasına, ”Yapılan araştırmalara göre, dünya yüzeyinin üçte biri, yani 4 milyar hektardan fazla alan çölleşme tehdidi altında bulunurken, ihtiyaçlarının çoğu için toprağa bağımlı 1.2 milyardan fazla insanın hayatı çölleşme yüzünden risk altındadır. 1997-2020 yılları arasında 60 milyon kişinin Afrika’nın çölleşmiş bölgelerinden Kuzey Afrika ve Avrupa’ya göç etmesi beklenmektedir. Bu göç sonucunda kıyı şehirleri nüfusunun 1997 verilerinin 3.5 katı artarak, 2020’de 271 milyona ulaşacağı tahmin edilmektedir. Çölleşme, en fazla üçte ikisi çöl ya da kurak arazi olan ve nüfusunun büyük bölümünün geçimini doğal kaynaklardan sağladığı Afrika’yı etkilese de, bu sorun dünyanın birçok yerinde tehlike sinyali vermektedir.” sözleriyle devam etti.
Küresel ısınma ile ilgili yapılan tahminlerin her yıl biraz daha karamsar bir tablo çizdiğini belirten Köprülü “Küresel ısınmanın bu hızla devam etmesi ve etkili önlemler alınmaması durumunda, 2050 yılında her 4 insandan biri temiz su konusunda kronik sorunları olan bir ülkede yaşıyor olacak. Ne yazık ki, Türkiye’de sanıldığı gibi bu tehditten uzakta, su zengini bir ülke değildir. Bir yandan yeraltı su kaynaklarımız hızla tükenirken, diğer yandan da yerüstü su kaynaklarımız beslenememekte ya da kirlenmektedir. Bu konuda kamu ve özel sektör, Sivil Toplum Kuruluşlarının da desteğini alarak işbirliği içerisinde çalışmalıdır.” dedi. 21 Mart 2007 Çarşamba Su kıtlığı ile mücadele bireysel tedbirlerle başlar İnsanoğlunun en temel gereksinimi olan, yüzyıllardır bitmez tükenmez sanılan ‘su’ en sonunda tükeniyor... Dünya nüfusunun ortalama 6 milyara ulaştığı tahmin edilen şu günlerde, uzmanların çok uzun süredir dikkat çekmeye çalıştığı ‘küresel ısınmanın etkilerini artık çok belirgin bir şekilde hissediyoruz. Baharı yaşadığımız kış mevsimiyle, çiçeklerin vaktinden çok önce açmasıyla, ya da kuşların daha sıcak ülkelere göç etmemesiyle doğanın dengesinde yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu hepimiz görüyoruz. Bütün bunlar yaşanırken, dünyanın bilinmeze yolculuğu ile ilgili onlarca kıyamet senaryosu ile karşılaşıyoruz. Tüm bu senaryolar olası bir çok afetten bahsediyor; her şeyi bir anda alt üst eden kasırgalar, sular altında kalan kıtalar, eriyen buzullar ve hiç şüphesiz içlerinde en geniş kitlelere yayılması muhtemel, en öldürücüsü olan susuzluk! Yeryüzündeki tüm canlıların yaşam kaynağı olan su ve dolayısıyla da canlı yaşamı, nüfus ve ekonomik faaliyetlerdeki artış, bilinçsiz tüketim, küresel ısınma ve daha birçok etken yüzünden maalesef çok ciddi bir tehditle karşı karşıya...
Her yıl farklı bir temayla 22 Mart’ta kutlanan Dünya Su Günü, tehlike sinyallerinin arttığı şu günlerde mevcut su kaynaklarının korunması adına gerekli tedbirlerin alınması ve bilinçli su kullanımı için bu yıl ‘su kıtlığı ile mücadele’ temasıyla kutlanıyor. İçme suyu ve atık su hizmetleri alanında dünyanın en büyük şirketlerinden biri olan Thames Water’ın Türkiye Ülke Direktörü Evren Köprülü de, 22 Mart Dünya Su Günü nedeniyle yaptığı açıklamada tüm dünyayı tehdit eden küresel ısınma ve susuzluğa dikkat çekerek, dünya nüfusunun yüzde doksanını farklı etkilerle, ama aynı trajik boyutta etkileyecek en büyük küresel tehdit diye adlandırdığı küresel ısınmanın, yaşamın kaynağı olan suyu yok olma noktasına doğru götürdüğünü söyledi.
Toplumun su konusunda çok ciddi bir şekilde ikaz edilmesi gerektiğini belirten Köprülü: “Suyun tasarruf edilmesi ve su bilincinin yaratılması gerekir. Yaşamamız için en gerekli şeyin su olduğunu hiç kimse unutmamalı. Bugün dünyada milyarlarca insan temiz suya ulaşamıyor. Bunun ne demek olduğunu hepimiz çok iyi düşünmeliyiz. Benim burada daha az su kullanıyor olmam onlara temiz su mu sağlayacak gibi bir mantık yürütmemeliyiz. Herkes bireysel olarak evinde ya da iş yerinde alacağı tedbirlerle su tasarrufu yapabilir. Günlük hayatta çok küçük işlemlerle yapılabilecek su tasarrufu bile, bunu nüfusla çarptığımızda hayatlar kurtarabilecek sonuçlar yaratır. Önce su kullanımında genel tasarruf düşüncesinin yaygınlaştırılması, sonra da su kullanımında yeni yöntemlerin uygulanması için yapılacak yatırımlar gelecekte su sıkıntısının hafifletilmesi için gerekli en temel çözümlerdir.” dedi.
Evren Köprülü ayrıca Thames Water Türkiye olarak su bilincini arttırmak ve farkındalık yaratmak adına 2007 yılında da çalışmalarına devam edeceklerini, insanları doğru su kullanımı konusunda bilgilendirici bazı projeler gerçekleştireceklerini de sözlerine ekledi.
 2006 02 Haziran 2006 Cuma Yalnızca biz değil, toprağımız da suya muhtaç! Bilim adamları ekvator sıcaklıklarının kutuplara doğru ilerlediğini, tropik kuşağın genişleyerek bu yüzyıl içinde çölleşmeyi hızlandıracağını öngörüyor. Dünya yüzeyinin yüzde 40’ına tekabül eden bir alan çölleşmeye devam ediyor. Geçimi toprağa dayalı 1,2 milyarı aşkın insanın hayatı tehdit altında. Almanya ve Fransa’nın toplam nüfusuna eşdeğer 135 milyon kişi çölleşme nedeniyle göç etme tehlikesi altında. Çölleşmeden doğrudan etkilenen bölgelerde yıllık gelir kaybı 42 milyar dolar. Türkiye de bu sorunu önümüzdeki 35 yıl içinde ciddi şekilde hissediyor olacak.
Oluşması yüzyıllar alan, ancak oldukça hızla tüketilebilen bir kaynak “topraklarımız”. Ne var ki topraksızlık, çevresel, ekonomik, sosyal ve hatta siyasi bir tehdit haline gelebilir. Bu nedenle sürdürülebilir kalkınmanın başlıca konularından biri olan kuraklık ve çölleşme, ülkelerin ve bireylerin ciddi önlemler almasını gerektiren küresel çevre sorunlarındandır.
Yeni uluslararası anlaşmalar, çölleşmeyi “az yağış ve yüksek buharlaşma nedeniyle, üzerinden ekonomik yararlanma imkânı kaybedilen toprak parçası” olarak tanımlıyor. Bu demek oluyor ki; çöl denince artık akla Afrika çöllerinden ziyade, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Raporu’nda da belirtildiği üzere giderek çoraklaşan Anadolu toprakları da gelebilir. NASA yaptırdığı bir araştırmada, erozyonun şiddetlenerek devam etmesi ve etkin tedbirler alınmaması halinde, Türkiye’nin büyük bir bölümünün 2040 yılına dek çölleşeceği belirtiliyor.
İçme suyu ve atık su hizmetleri alanında dünyanın en büyük şirketleri arasında yer alan RWE Thames Water’ın Türkiye Direktörü Evren Köprülü, Dünya Çevre Günü nedeniyle yaptığı açıklamada, çölleşmenin su kaynaklarına etkisinin, riskin kendisi kadar büyük olduğuna dikkat çekti. Uluslararası bir su şirketi olarak Thames Water’ın ana amacının dünya standartlarında içme ve atık su hizmeti vermek olduğunu belirten Köprülü, sosyal sorumluluk çalışmalarında küresel ısınma ile beraber şiddetini arttıran çölleşme ve kuraklaşmayla mücadeleye ayrı bir önem verdiklerini ifade etti ve ekledi: “Çölleşme geri dönülemeyecek ancak engellenebilecek bir tehlike. Dolayısıyla uygun tarımsal tekniklerle toprağın stabilizasyonunun sağlanması, yeraltı su kaynaklarının korunarak toprağın hayat damarlarının gelecek kuşaklara aktarılması gerekiyor. Thames Water bu yönde bazı adımlar atıyor. Örneğin halen ön fizibilite aşamasında olan bir proje kapsamında, genellikle Ocak-Nisan döneminde barajda tutulması mümkün olmayan fazla suyun yeraltındaki su katmanlarına enjekte edilerek ihtiyaç olduğunda tekrar geri çekilmesi alternatifi üstünde çalışıyoruz. Böylelikle tehdit altında bulunan su kaynaklarına destek olacak orta ve uzun vadeli çözümlerin sunulmasını hedefliyoruz. Bu, ayrıca güncel bir sorun olan çölleşme ve toprağın çoraklaşması sorununa yönelik etkin çözümlerden biri olacaktır.” 06 Ocak 2006 Cuma Doğal Hayata karşı hepimiz sorumluyuz Tüm kurumlar faaliyet gösterdiği çevreye ve halka karşı sorumludur. Özellikle büyük şirketler gerek kamuoyundaki güvenilirliğini gerekse marka değerini korumak ve arttırmak için çevresel yönetmelikleri yerine getirmeye çalışırlar. RWE Thames Water da sosyal sorumluluk anlayışı gereği, faaliyet gösterdiği Kocaeli’nde doğal hayatın devamlılığı ve korunması amacıyla projelerine devam ediyor.
Yükümlülüklerinin dışındaki alanlara da sosyal sorumluluk bilincini taşıyan RWE Thames Water, çeşitli projelere destek vererek Türkiye’de hayata geçecek doğal hayatın korunması yönündeki çalışmalara öncülük ediyor.
Bilindiği üzere Yuvacık Havzası hem su kalitesi hem de doğal güzellikleri bakımından oldukça önemli bir bölge. Dolayısıyla doğanın bu armağanını korumak, nimetlerinden yararlanan biz Kocaelililer için ihmal edilemeyecek bir görev.
Sucul yaşam mercek altında
Bu amaçla hazırlanan ve Kocaeli Üniversitesi Aslanbey Meslek Yüksekokulu ile yürütülecek olan “Yuvacık Baraj Gölü Sucul Ortam Biyolojik Çeşitlilik Projesi’’ ile baraj gölünün sucul ortam özelliklerinin tespit edilmesi, mevcut durumun korunması ve gölün içme suyu üretimine yönelik kullanma işlevlerinin sürekliliğinin sağlanması amaçlanıyor.
Böylelikle baraj gölünün ekosistem özellikleri ve biyolojik çeşitliliği ortaya çıkarılarak, sucul ortamdaki yaşam ve besin zincirini anlamak mümkün olacak. Bu da bize sucul ekosistemde dengeyi bozabilecek canlı ve cansız parametrelerin durumunu saptama ve oluşabilecek negatif etkilerin yönetim sistemleri ile minimize edilebilmesi olanağını sunacak.
Üç aşamada gerçekleşecek olan proje dahilinde örnekleme ve saha çalışmalarına başlandı. Havzada bulunan balık çeşitlerini ve yoğunluklarını bölgelere göre inceleyen aylık analizler gerçekleştiriliyor. Bu bize havzanın doğal balıklarını tanıma, havzaya ait olmayan türleri belirleme şansı verecek. Sonraki aşamada su ortamındaki besin zincirinde önemli yerleri olan ancak gözle görülemeyen plankton çeşitleri incelenecek. Son aşamada ise sahada gözle tespit edilebilen küçük canlılar saptanacak ki tüm bu çabalar, doğal kaynaklarımız olan Kazandere, Serindere ve Kirazdere’nin su kalitesinin düzeyini daha net ortaya koyarak, birbirleriyle kıyaslama imkanı sağlayacak. Sonuçların ilgi çekeceğine inanıyorum.
Karadaki yaşam da inceleniyor
Destek sağladığımız bir diğer önemli proje ise İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi, Orman Botaniği Ana Bilim Dalı’nın başlattığı Biyolojik Çeşitlilik Projesi. Sahip olduğu flora (bitkiler) ve fauna (karada beslenen canlılar) zenginliği ve çeşitliliği açısından Dünya’nın en zengin ülkeleri arasında bulunan ülkemizde ilk olma özelliğini taşıyan proje, Yuvacık Barajı havzasındaki zengin biyolojik çeşitliliğin tespiti ve korunması amacını taşıyor.
Bölgede yapılacak çalışma, iki ayrı bölümden oluşuyor. Flora ve vejetasyon çalışması kapsamında, bölgenin biyolojik çeşitliliğinin ortaya koyulması, bitkiler için envanter hazırlanması, ender ve tehlike altındaki bitkilerin belirlenmesi çalışmaları yürütülürken, fauna çalışması kapsamında ise öncelikle memeli, kuş, sürüngen ve böcek türlerinin saptanması çalışmaları yürütülecek. Proje içerisinde, hayvanların ve bitkilerin besin zinciri, tehlikede olan türler, endemik (yöreye özgü) türler ve tüm bunların havza içerisindeki dağılımı, Coğrafi Bilgi Sistemleri kullanılarak incelenecek. Böylelikle flora ve fauna taranarak, karadaki besin zinciri tanımlanacak ve bitki örtüsündeki etkileşim daha iyi anlaşılacak.
Hem sucul hem karadaki besin zincirinin ortaya konması amacıyla elde edilen bu bilgiler zamanla havzanın nasıl değiştiği konusunda bize önemli ipuçları sağlamanın ötesinde, çevre ve su kalitesini koruma stratejileri açısından Kocaeli yerel yönetimlerine de ışık tutacak. Kurulacak Herbarium ve müzenin yanı sıra yayınlanacak kitap ise botanik bilimine de kaynak teşkil edecek.
 2005 26 Aralık 2005 Pazartesi Thames Water sürdürülebilir kalkınma için çalışıyor Ocak 1999’dan bu yana işletmesini sürdüğü İzmit Kentsel ve Endüstriyel Su Temini Projesi’nde farklılık yaratan işletme anlayışına yenilerini ekleyen Thames Water, uzun soluklu projeleriyle salt bir işletmeciden öte iyi bir kurumsal vatandaş olmayı da hedefliyor.
Hidrolojik Modelleme Projesi
Su hayat demek. Her insanın güvenli içme suyuna ulaşımı ise sosyal bir sorumluluk. Türkiye’de de bu bilinçle faaliyet gösteren ve Kocaeli’de 1.2 milyon nüfusa 24 saat kesintisiz içme suyu temin eden Thames Water, edindiği bilgi ve birikimlerin bilimsel çalışmalar ile teknolojik altyapıya entegrasyonunu sağlamak amacıyla, baraj yönetimini bir adım daha öteye taşıyarak kaynağından son kullanıcıya kadar suyun etkin ve verimli planlanması çalışmalarını yürütüyor.
Bu çerçevede Orta Doğu Teknik Üniversitesi danışmanlığında uygulamaya geçen “Yuvacık Barajı ve Havzası Atmosferik-Hidrolojik Modelleme Projesi” ile, yağış daha başlamadan gelecek akımların ön tahmini yapılabiliyor, yağış düştükten sonra da ne kadar akışa geçeceği havzanın güncel durumu dikkate alınarak hesaplanabiliyor. Böylelikle Kocaeli ilinin gelişimine ve artan su ihtiyacına göre daha verimli bir işletme ortamı sağlanıyor.
Kuraklık Yönetim Planı
Küresel ısınma ve kuraklık dünya ve ülke gündemimizi son aylarda oldukça meşgul ediyor. Bunun sonucu olarak yüzyılın ortalarına gelinmeden, 48 ülkede 2 milyar insanın su sıkıntısı çekeceği tahmin ediliyor. Bu nedenle özellikle kuraklık riskine karşı dünyada birçok önlem alınıyor.
Thames Water’ın Hidrolojik Modelleme gibi bir projeyi hayata geçirmesinin tek sebebi daha etkin bir işletme sağlamak değil. Dünyanın karşı karşıya kaldığı en ciddi tehlike olan küresel ısınma ile mücadele de amaçlanıyor. Dolayısıyla işletimsel önleme ek olarak yönetimsel önlemler de alınması gerekiyor.
Bu çerçevede kuraklık olasılığının gerçekleşmesi halinde, su temininde oluşabilecek sıkıntıların halka en az şekilde hissettirilerek, halk sağlığının korunması amacıyla Kuraklık Yönetim Planı hazırlandı. Thames Water’ın öncülüğünde Kocaeli Valiliği’nin himayesinde, hazırlanan projede Kocaeli Büyükşehir Belediyesi, Devlet Su İşleri 15. Şube Müdürlüğü, Devlet Meteoroloji İşleri Müdürlüğü, İSU Genel Müdürlüğü ve Kocaeli Sanayi Odası da katkı sağladı. Thames Water’ın sosyal sorumluluk bilinciyle ön ayak olduğu bu oluşum, Türkiye’de kuraklıkla mücadele için yerel otoritelerce uygulamaya konan ilk proje olma özelliğini taşıyor.
Biyolojik Çeşitlilik Projesi
Çevre sorunlarına kalıcı çözümler üretmek isteyen Thames Water, biyolojik çeşitlilik projelerine de destek vererek Türkiye’deki çalışmalara öncülük ediyor. Bu amaçla; İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi, Orman Botaniği Ana Bilim Dalı’nın başlattığı projeye destek sağlıyor.
Türkiye’de ilk olma özelliğini taşıyan proje, Yuvacık Barajı havzasındaki zengin biyolojik çeşitliliğin tespiti ve korunması amacıyla hazırlanıyor. 2008’de tamamlanması hedeflenen proje ile bölgenin biyolojik çeşitliliği ortaya konacak, bitki ve hayvanların envanteri hazırlanacak, ender ve tehlike altındaki canlılar belirlenecek, baraj havzasında doğal hayata daha uygun bir yönetim planı hazırlanması ve doğal hayatın korunmasında bilimsel bir zemin oluşturduklarını sağlanacak. 26 Ekim 2005 Çarşamba Türkiye’deki “Biyolojik Çeşitliliğin” korunmasında Thames Water ... İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Orman Botaniği Ana Bilim Dalı tarafından Türkiye’nin sahip olduğu flora ve fauna zenginliği ve çeşitliliğinin korunması çalışmaları başlatıldı. Projenin Yuvacık Barajı havzasında yapılacak çalışmaları Kurumsal Sosyal Sorumluluk projeleri kapsamında Thames Water’ın desteğiyle gerçekleştirilecek.
Türkiye sahip olduğu flora ve fauna zenginliği ve çeşitliliği açısından Dünya’nın en zengin ülkeleri arasında bulunuyor. Ülkemiz Avrupa ile Asya arasında köprü görevi görmesi sebebiyle çok sayıda bitki ve hayvan türünün yayılışına ve geçişine ev sahipliği yapıyor. Fauna açısından da oldukça zengin bir yapıya sahip olan Türkiye, toplam 8988 doğal çiçekli bitki ve eğrelti türünün de vatanı.
İstanbul Üniversitesi tarafından başlatılan projenin önemli ayaklarından birini oluşturan Yuvacık Barajı, Kuzey Anadolu’da doğu-batı doğrultusunda uzanan Kuzey Anadolu dağlarının batı yönünde devamını oluşturan Samanlı Dağları ve Keltepe (Kartepe)’nin İzmit Körfezi ve Sapanca Gölü’ne bakan kuzey yamaçlarında bulunuyor. Yuvacık Barajı havzasının, düşük yükseltileri ve akarsu vadileri, Marmara Denizi’nden gelen Akdeniz ikliminin ve bitki örtüsünün yüksek kesimler ise kuzeyde Karadeniz’den gelen Karadeniz ikliminin ve bitki örtüsünün etkisi altında bulunmakta. Bu iklimsel ve bitki coğrafyasındaki farklılığın jeomorfolojik yapıyla birleşmesi, Yuvacık Barajı havzasında zengin bir flora, fauna ve vejetasyon yapısının oluşmasına neden oluyor.
Bölgede yapılacak çalışma, iki ayrı bölümden oluşacak. Flora ve vejetasyon çalışması kapsamında, bölgenin biyolojik çeşitliliğinin ortaya koyulması, bitkiler için envanter hazırlanması, ender ve tehlike altındaki bitkilerin belirlenmesi çalışmaları yürütülürken, fauna çalışması kapsamında da öncelikle memeli, kuş, sürüngen ve böcek türlerinin saptanması çalışmaları yürütülecek. Proje içerisinde, hayvanların ve bitkilerin besin zinciri, tehlikede olan türler, endemik türler, konukçu-avcı hayvanlar ve tüm bunların havza içerisindeki dağılımı, Coğrafi Bilgi Sistemleri kullanılarak incelenecek.
2005 Yılı Kasım ayından itibaren başlayacak olan projenin 3 yıl sonunda tamamlanması hedefleniyor.
Thames Water’ın Türkiye Ülke Direktörü Evren Köprülü, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, Yuvacık Barajı havzasında yapılacak biyolojik çeşitlilik çalışmasının, bölgenin flora, vejetasyon ve faunasının ortaya çıkmasını sağlayacağını belirtti. Köprülü sözlerine şöyle devam etti: “Göl tabanından dağların zirvesine kadar doğal hayatı paylaşan tüm türlerin biyolojik çeşitliliğe katkılarını ortaya çıkarmak ve zamanla değişimini izleyebilmek bizlere büyük bir heyecan veriyor. Yuvacık Barajı havzasında yaşayan tüm canlı türlerine eşit düzeyde saygı göstererek doğal hayatın korunmasında bilimsel bir başlangıç oluşturacak bu proje, Thames Water Türkiye’nin doğaya ve insana verdiği önemin bir göstergesidir ve en önemli Kurumsal Sosyal Sorumluluğudur”. 10 Ağustos 2005 Çarşamba İçme suyuna Avrupa Birliği standardı geliyor... Kısa bir süre önce yürürlüğe giren ‘İnsani Tüketim Amaçlı Sular’ hakkındaki yönetmelik gereğince içme ve kullanma suları sağlığa uygun ve temiz olacak, tüketicilere buna ilişkin yeterli ve güncel bilgiler verilecek.
AB standartlarının temelini oluşturduğu yönetmelik hazırlanırken, üye ülkelerce esas alınan ‘İnsani Kullanım Amaçlı Suların Kalitesine Dair Konsey Direktifi’ne de uyum sağlandı. Sular; insan sağlığına potansiyel bir tehlike oluşturan miktar ve yoğunlukta maddeler, mikro-organizmalar ve parazitler içermiyorsa ve yönetmelikte yer alan şartlara uyuyorsa sağlığa uygun ve temiz kabul edilecek.
Yönetmelik, suların teknik ve hijyenik şartlara uygunluğu ile kalite standartlarının sağlanması, kaynak suları ve içme sularının istihsali, ambalajlanması, etiketlenmesi, satışı, denetlenmesi ile ilgili usul ve esasları düzenliyor. Suların kalitesinin yönetmeliğe uyması için gerekli önlemler en geç 3 yıl içinde alınmış olacak.
İzmit Kentsel ve Endüstriyel Su Temini Projesi’ni 1999 yılından bu yana işletmekte olan Thames Water’ın Türkiye Ülke Direktörü Evren Köprülü, konuya ilişkin yaptığı açıklamada bir kez daha vazgeçilmez ama sınırlı bir kaynak olan suyun, çevresel ve sosyal sürdürülebilirliğe ulaşılması noktasında hayati öneme haiz olduğunun altını çizdi.
Köprülü, kısa bir süre önce yürürlüğe giren yönetmeliğe ilişkin ise, Thames Water olarak bu konuda üzerlerine düşen görevleri eksiksiz yerine getirdiklerini belirterek sözlerine şöyle devam etti: “Tesisimizde arıtılmakta olan suyun yönetmeliğin içerdiği 51 su kalitesi parametresine baktırdık; tüm ölçümler yönetmelikte belirtilen sınırların altında. Bu konuda en hızlı ve kararlı hareket eden şirketlerden biriyiz; yönetmeliğe uygun su üretmeye devam ediyoruz” dedi.
03 Haziran 2005 Cuma Tema: “Yeşil Şehirler”,Slogan: “Planlar Gezegenimiz İçin”
Tüm dünyada aynı gün kutlanan Dünya Çevre Günü, özellikle Birleşmiş Milletler açısından çevre konusuna dikkat çekmek ve bu konudaki politikaların belirlenmesi için en önemli etkinliklerden biri. Her yıl farklı bir temanın seçildiği toplantıların ana hedefi; çevresel konulara insani bir boyut kazandırmak, bireyleri sürdürülebilir ve adil kalkınma için birer sözcü haline getirerek çevre duyarlılığını toplumsal bir boyuta taşımak ve tabii ki güvenli bir gelecek için ulusların işbirliği yapmalarını sağlamak. “Yeşil Şehir” hedefine ulaşmak için ise en başta su olmak üzere doğal kaynaklarımızın planlı kullanımı büyük önem taşıyor.
Beş gün sürecek ve San Francisco’da yapılacak toplantılarda bu yıl kentsel alanlarda yaşanan çevre sorunlarına dikkat çekilecek. Her gün ayrı bir alanın irdeleneceği toplantılarda sırayla; ‘enerji tasarrufu ve yenilenebilir enerji kaynakları’, ‘ulaşım’, ‘atıkların dönüştürülmesi ve çevrenin yeniden yapılandırılması’, ‘gıda, su ve hava’ ve ‘boş alanlar, biyolojik çeşitlilik ve kentsel alanların yeşillendirilmesi’ konuları ele alınacak. Toplantıda aynı zamanda 60 Belediye Başkanı tarafından ‘Kentsel Çevresel Mutabakatla Yeşil Şehirler’ anlaşması da imzalanacak.
İçme suyu ve atık su hizmetleri alanında dünyanın en büyük şirketleri arasında yer alan Thames Water Türkiye Ülke Direktörü Evren Köprülü, 5 Haziran Dünya Çevre Günü nedeniyle yaptığı açıklamada, uzmanların 21. yüzyılda dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun kentsel alanlarda yaşamayı tercih edeceği yolundaki görüşlerine dikkat çekti. Günümüzde doğal kaynakların %75’inin şehirler tarafından tüketildiğini belirten Köprülü, hızla artan kentsel nüfusun mutlaka dikkate alınması gerektiğini, önümüzdeki yıllarda bu kaynakların daha tasarruflu ve adil kullanılması için yeni yöntemlere ihtiyaç duyulacağını ifade etti.
Evren Köprülü, ayrıca Birleşmiş Milletler tarafından belirlenen “Bin Yılın Kalkınma Hedefleri”ne ulaşmada su ve su kaynaklarının korunması konularına da dikkat çekti. Günümüzde yaklaşık 1.1 milyar kişinin içme suyuna, 2.4 milyar kişinin ise yeterli hijyen koşullarına ulaşamadığını hatırlatan Köprülü, dünyanın odaklandığı sürdürülebilir kalkınma hedeflerine ulaşabilmek için Türkiye’de de devlet, özel sektör ve sivil toplum kuruluşlarının işbirliğinin kaçınılmaz olduğunu ifade etti. 21 Mart 2005 Pazartesi “Sürdürülebilir Hayat için Su”
Sürdürülebilir kalkınma için su, “hayat” demek. Güvenilir içme suyuna erişim ve hijyenik koşullarda yaşamak her bireyin hakkı. Ancak küresel ısınma, hızlı nüfus artışı ve su kaynaklarının kirlenmesi gibi nedenlerle, bu yüzyılın ortalarına gelinmeden, kötümser tahminlere göre 60 ülkede 7 milyar, iyimser tahminlere göre 48 ülkede 2 milyar kişinin su sıkıntısı çekeceği bekleniyor. Yatırımların hayata geçirebilmesi için ise kamu-özel sektör işbirliğinin önemi giderek artıyor.
İçme suyu ve atık su hizmetleri alanında dünyanın en büyük şirketleri arasında yer alan Thames Water Türkiye Ülke Direktörü Evren Köprülü, 22 Mart Dünya Su Günü nedeniyle yaptığı açıklamada, Birleşmiş Milletler tarafından belirlenen “Bin Yılın Kalkınma Hedefleri”ne ulaşmada su ve su kaynaklarının korunması konularına dikkat çekti. Günümüzde yaklaşık 1.1 milyar kişinin içme suyuna, 2.4 milyar kişinin ise yeterli hijyen koşullarına ulaşamadığını hatırlatan Köprülü, dünyanın odaklandığı sürdürülebilir kalkınma hedeflerine ulaşabilmek için devlet, özel sektör ve sivil toplum kuruluşlarının işbirliğinin kaçınılmaz olduğunu ifade etti.
Dünya Su Günü’nün bu yılki temasının “Hayat İçin Su” olarak belirlendiğini belirten Köprülü, “Bu yılın bir özelliği de 2005-2015 yıllarını kapsayan “Hayat İçin Su - Uluslararası On Yılı” adlı uluslararası programın başlatılması. 1981-1990 yılları arasında ilki uygulanan programda 1 milyarın üzerinde kişinin içilebilir suya, yaklaşık 770 milyon kişininse yeterli hijyen koşullarına erişmesi sağlanmıştı. Ancak halen ulaşılması gereken noktada değiliz. Önümüzdeki 10 yıllık program dahilinde, Birleşmiş Milletler’in belirlediği ‘Bin Yılın Kalkınma Hedefleri’ne uygun olarak, 2015 yılına dek temiz suya ve yeterli hijyene sahip olmayan insan sayısının yarıya indirilmesi amaçlanıyor” dedi.
Sürdürülebilir kalkınmanın ekonomik beklentiler, çevrenin korunması ve sosyal faktörler arasında hassas bir denge gerektirdiğini vurgulayan Köprülü, vazgeçilmez ama sınırlı bir kaynak olan suyun, çevresel ve sosyal sürdürülebilirliğe ulaşılması noktasında hayati öneme haiz olduğunun altını çizdi.
Köprülü sözlerine şöyle devam etti: “Su kaynakları dağılımındaki eşitsizliğe ek olarak küresel ısınma, kuraklık, hızlı nüfus artışı ve kirlenme, su zengini sayılabilecek ülkeleri bile yakın bir gelecekte su sıkıntısı ile karşı karşıya bırakacak. Ülkemiz su kaynakları açısından Ortadoğu ülkelerine göre daha zengin olmasına rağmen, Avrupa ülkelerine nazaran daha az potansiyele sahip. Buna rağmen kaynaklarımızı hiç tükenmeyecekmiş gibi savurganca kullanabiliyoruz. 2030 yılına doğru su sıkıntısı tehdidiyle karşı karşıya kalacağımız tahmin ediliyor. Dolayısıyla su kaynaklarımızın geliştirilip korunması, gelecek nesillere sağlıklı ve yeterli kaynaklar bırakılabilmesi için ‘Bütünsel Su Kaynakları Yönetimi’ gibi yaklaşımlar, içinde bulunduğumuz Avrupa Birliği süreci de dikkate alındığında hayati önem taşıyor. Su ile ilgili mevzuata uyum için 30 milyar Euro’nun harcanması gerektiği de düşünüldüğünde, planlama ve uygulama konusunda özel sektör katılımı da kaçınılmaz hale geliyor.”
 2004 03 Kasım 2004 Çarşamba Kaynaklar kıt; ancak çözüm var Canlıların yaşaması için hayati öneme sahip olan su, en küçük canlı organizmadan en büyüğüne kadar bütün biyolojik yaşamı ve insan faaliyetlerini ayakta tutan bir kaynak. Su, dünyamızın %70'ini kaplıyor, ancak bu kaynakların yaklaşık %0.3'ü kullanılabilir ve içilebilir özellikte.
Halen 6 milyarlık dünya nüfusunun % 20’sini oluşturan 1.2 milyar insan, güvenli su kaynaklarından yoksun bulunuyor. Projeksiyonlar bu tablonun daha da kötüye gideceğini gösteriyor. Dünya nüfusunun hızlı artışı, kentleşme, endüstrileşme ve ekosistemlerin tahrip edilmesi nedeniyle temiz su kaynaklarının olumsuz etkilenmesi ve buna bağlı olarak önümüzdeki on yıl içinde dünya nüfusunun yarısının sudan yoksun kalacak olması, su problemini uluslararası gündemin birinci sırasına oturtuyor. Hatta 2050 yılında 9.3 milyarlık dünya nüfusunun 60 ülkede yaşayan yüzde 75’inin (yaklaşık 7 milyar insan) su kıtlığıyla karşı karşıya kalması bekleniyor. Böylesine kıt bir kaynak olan su, aynı zamanda eşitsiz bir dağılım gösteriyor. Brezilya ve Çin, dünya su kaynaklarının yarısından fazlasına sahip. Zaten kıt olan kaynağın böylesine eşitsiz dağılımı, sağlıklı ve yeterli suya ulaşma konusundaki mevcut olumsuz tablonun her geçen gün daha da kötüye gitmesine neden oluyor. Bununla birlikte, su kullanma düzeyini yalnızca sahip olunan kaynak miktarı belirlemiyor. Başka bir deyişle, ulusların ekonomik gelişmişlik ölçüsü ile su kullanma düzeyleri arasında çok yakın bir bağlantı bulunmuyor. Su kaynaklarına erişebilme açısından sanayileşmiş ülkeler, geri kalmış ülkelere oranla çok büyük avantaja sahip. Sağlıklı suya erişen nüfusun, toplam nüfusa oranı konusundaki veriler, sanayileşmiş ülkelerin artık böyle bir sorununun kalmadığını gösteriyor. Türkiye su kıtlığı çeken ülkeler arasında yer almamakla birlikte, hızlı nüfus artışı, kirlenme ve yıllık yağış ortalamasının dünya ortalamasından düşük olması gibi sebeplerle su kaynakları hızla tüketiliyor ya da yanlış kullanılıyor; hepsinden daha kritik olan nokta ise kirlenme düzeyinin dünya ortalamasının çok üzerinde olması. Ülkemiz su kaynaklarında görülen bu azalma ve kirlenme eğilimi, büyüyen şehirlerin içme suyu ve gelişen endüstrinin su talebini karşılamak durumunda kalacağı düşünüldüğünde, bir kat daha artıyor. Sonuç olarak, ülkemiz su kaynakları açısından Ortadoğu ülkelerine göre daha zengin olmasına rağmen, Avrupa ülkelerine nazaran daha az potansiyele sahip. Yine de kaynaklarımız hiçbir zaman tükenmeyeceği düşünülerek yanlış kullanılıyor. Bu nedenlerle, su kaynaklarımızın geliştirilip korunması, gelecek nesillere sağlıklı ve yeterli su bırakılabilmesi için akılcı bir yönetim hayati önem taşıyor. Dolayısıyla bütün bunlar mevcut kaynakların daha dikkatli kullanımını ve kirlenmeye karşı gerekli tedbirlerin bir an önce alınmasını gerektiriyor. Ancak bundan önce, su kaynaklarının mevcut durumlarının bilinmesi, potansiyelinin hesaplanması ve yönetimi, yapılacak gelecek planları açısından önem taşıyor. Bu aşamada kamu ve özel sektörün deneyimlerini birleştirmesi, bu alanda daha etkin adımların atılması büyük gereklilik arz ediyor.
16 Haziran 2004 Çarşamba Dünyamız kuruyor... 1994 yılında Birleşmiş Milletler tarafından “Dünya Çölleşme ve Kuraklıkla Mücadele Günü” olarak ilan edilen 17 Haziran’dan sonra 1996 yılında da “Çölleşme ve Kuraklıkla Mücadele Sözleşmesi” yürürlüğe girdi. Bu anlaşma sayesinde bütün ülkeler için ekonomik, sosyal ve ekolojik boyutlarıyla büyük sorun teşkil eden çölleşme için çözümler aranıyor. Türkiye de, 1998 yılında bu anlaşmayı imzalayarak gerekli çalışmalara başladı. Çölleşme ile Mücadele Sözleşmesi gereğince hazırlanması gereken Ulusal Eylem Programı ise henüz tamamlanamadı.
İçme suyu ve atık su hizmetleri alanında dünyanın en büyük şirketleri arasında yer alan Thames Water Türkiye Ülke Direktörü Evren Köprülü, 17 Haziran “Dünya Çölleşme ve Kuraklıkla Mücadele Günü” nedeniyle yaptığı açıklamada, günümüzün en büyük çevresel tehditlerinin küresel ısınma, doğal afetler ve su kıtlığı olduğunu belirtti. İnsanların; enerji kullanımı, endüstrileşme, ormansızlaşma ve tarım gibi çeşitli faaliyetlerinin küresel ısınmayı daha ileri boyutlara taşıdığını belirten Köprülü, gerekli tedbirler alınmadığı takdirde bazı bölgelerde ciddi boyutlarda kuraklık yaşanacağını ve su kaynaklarının tehdit altında kalacağını belirtti.
Köprülü sözlerine şöyle devam etti: “Dünya yüzeyinde her yıl 6 milyon hektar alan çölleşiyor. Dünya nüfusunun %14’ü, yani yaklaşık 750 – 800 milyon kişi çöl ve çöl benzeri yerlerde açlık sınırında yaşıyor. Buna ek olarak dünya nüfusunun %40’ı su sıkıntısı içinde. Küresel ısınmanın yanı sıra, su tüketiminin nüfusa oranla üç kat fazla artıyor olması da bu oranı 20 – 25 yıl içinde %50’lere çıkaracak.
Küresel ısınma ile ilgili yapılan tahminlerin her yıl biraz daha karamsar bir tablo çizdiğini belirten Köprülü, “Bu trend devam ederse, 2050 yılında her 4 insandan biri temiz su konusunda kronik sorunları olan bir ülkede yaşıyor olacak. Özellikle dünyadaki mevcut su kaynaklarının yalnızca %2.53’ünün içme ve kullanma suyu olduğu, gerisinin tuzlu su olduğu düşünülürse, sorunun her geçen gün daha da kronikleşeceği açıktır. Türkiye de sanıldığı gibi bütün bu problemlerden uzakta ve su zengini bir ülke değildir. Yeraltı su kaynaklarımız hızla azalmakta, yerüstü su kaynaklarımız da beslenememekte ve hızla kirlenmektedir. Bu konuda kamu ve özel sektör işbirliği yapmalı, Sivil Toplum Kuruluşlarının da desteğini alarak hızla ulusal bir strateji geliştirilmelidir” dedi.
04 Haziran 2004 Cuma Deniz suyundan içme suyu elde etmek mümkün... Son 50 yılda iki katına çıkan su tüketimi, zaten sınırlı olan kaynakların daha da zorlanmasına yol açıyor. Yaşam için vazgeçilmez bir unsur olan suyun kalitesinin hızla bozulması karşısında da yeterli önlem alınmıyor. Bu durum yetkilileri farklı kaynak arayışlarına yöneltiyor. Giderek artan su taleplerinin bir kısmının karşılanmasında faydalı olabilecek denizlerimiz de ne yazık ki aynı hızla kirleniyor.
İçme suyu ve atık su hizmetleri alanında dünyanın en büyük şirketleri arasında yer alan Thames Water Türkiye Ülke Direktörü Evren Köprülü, 5 Haziran Dünya Çevre Günü nedeniyle yaptığı açıklamada, petrolden sonra en kıymetli kaynak olan suyun önemini vurguladı. İçinde yaşadığımız dünyanın devamlılığı için yeraltı ve yerüstü su kaynak potansiyelinin analiz edilmesi gerektiğini belirten Köprülü, deniz ve okyanusların da içme ve kullanma suyuna dönüştürülebileceğini ifade etti. Güneş enerjisi ile işletilen deniz suyundan içme suyu elde etme çalışmalarından bahseden Köprülü, Thames Water’ın İspanya’da bu teknolojinin uygulandığı bir tesisi olduğunu belirtti.
Köprülü sözlerine şöyle devam etti: “Günümüzde gerek ülke yönetimleri, gerek bilim adamları ve gerekse ilgili Sivil Toplum Kuruluşları “çevre ve sürdürülebilirlik” konusunda çok çeşitli çalışmalar yapıyorlar. Dünya Çevre Günü’nün bu yılki teması “Denizler ve Okyanuslar” olarak belirlenmiş; geçen yılın teması ise “Su” idi. Bu da, suyun, her anlamda yaşamın devamlılığı için ne denli önemli bir kaynak olduğunu bir kez daha vurguluyor.”
Dünyamızın %70’ini kaplayan okyanusların ve denizlerin bugün ulaşmış olduğu kirlilik seviyesinin büyük ölçüde karadaki faaliyetlerden ve bilinçsizce kirletmeden kaynaklandığına dikkat çeken Köprülü, “Üç tarafı denizlerle kaplı bir ülke olan Türkiye için de denizlerimizin temizliği öncelikli konularımız arasında yer almalı. Ülkemizde de endüstriyel faaliyetlerden kaynaklanan katı-sıvı atıklar, yüzeysel suları ve yeraltı sularını kirletiyor. Su talebini yönlendirici ve suyun kalitesini korumaya yönelik doğru politikalara ihtiyaç var. Bu noktada, hükümet politikaları ve diğer uluslararası önlemler kadar Thames Water gibi alanında uzman şirketlerin birikimlerinden yararlanılması da önem taşıyor” dedi. 18 Mart 2004 Perşembe Kişi başına düşen su miktarı hızla azalıyor... Dünya nüfusunun %40’ı su sıkıntısı içinde yaşıyor. Su tüketiminin nüfusa oranla üç kat fazla artıyor olması 20 – 25 yıl içinde bu oranı %50’lere taşıyacak. 2050 yılında ise kötümser tahminlere göre 60 ülkede 7 milyar kişi, iyimser tahminlere göre 48 ülkede 2 milyar kişi su sıkıntısı çekecek.
İçme suyu ve atık su hizmetleri alanında dünyanın en büyük şirketleri arasında yer alan Thames Water Türkiye Genel Müdürü Evren Köprülü, 22 Mart Dünya Su Günü nedeniyle yaptığı açıklamada, Türkiye’nin de 2030 yılına doğru su sıkıntısı tehdidiyle karşı karşıya kalabileceği uyarısında bulundu. Temiz ve içilebilir su kaynaklarının korunması konusunda acil tedbir alınması gerektiğini vurgulayan Köprülü, aksi takdirde ülkemizin sınırlı su kaynaklarının daha da yetersiz hale geleceğini belirtti.
Köprülü, Türkiye’de kişi başına düşen su miktarının 2 bin 860 m³ olduğunu, fakat yağışların şu anki seyri ile 2100 yılında bu miktarın 700 m³’e düşme riskinin bulunduğunu söyledi. Öngörülen su sıkıntısının en önemli sebebinin hızla azalan yeraltı su kaynakları olduğunu belirten Köprülü, içme ve kullanma suyundaki savurganlığa dikkat çekti.
Köprülü sözlerine şöyle devam etti: “Su, toplumsal yaşamın en önemli kaynağıdır. Makro düzeyde alınacak önlemlerin yanı sıra toplumun da bu konuda bilinçlendirilmesi gerekmektedir. Bu alanda proaktif olmak büyük önem taşımaktadır. Bir yandan risk yönetimi yaklaşımıyla, uzun dönemli strateji ve politikalar geliştirilirken, diğer bir yandan da kamuoyuna yönelik bilgilendirme kampanyalarına ağırlık verilmelidir.”
Türkiye’nin gelecek kuşaklara sağlıklı ve yeterli su bırakabilmesi için kaynaklarını çok iyi koruması ve akılcı kullanması gerektiğine dikkat çeken Köprülü, “Öncelikle yer altı ve yer üstü su kaynak potansiyeli irdelenmeli, yeni teknolojik araçların yardımıyla tanımlama va sınıflandırma çalışmaları yapılmalıdır. Arıtılmış ya da yeniden kazanılmış artık suların tarım ve sanayide tekrar kullanımını sağlayacak yatırımlar yapılmalıdır” dedi.
Thames Water olarak bu konudaki tüm bilgi birikimi ve deneyimlerini Türkiye’nin hizmetine sunmaya hazırız olduklarını belirten Köprülü, sözlerini şöyle sürdürdü: “Endüstriyel faaliyetlerden kaynaklanan katı-sıvı atıklar, yüzeysel suları ve yeraltı sularını kirletiyor. Su talebini yönlendirici ve suyun kalitesini korumaya yönelik sağlam politikalara ihtiyaç var. Bu noktada, hükümet politikaları ve diğer uluslararası önlemler kadar Thames Water gibi alanında uzman şirketlerin birikimlerinden yararlanılması da önem taşıyor.”
Gerekli olduğu kadar da tehlikeli
Yetersiz planlama ve alt yapı sebebiyle ülkemizde en fazla yaşanan felaketlerin başında seller geliyor. Yerleşim yerlerinde sel tehdidini dikkate almadan kurulan alt yapılar bu doğa olayının bir faciaya dönüşmesine yol açabiliyor. Kuvvetli ve uzun süreli yağışlar, hızlı kar erimesi sonucu oluşan yüksek debili akışlar, kapasitesi yetersiz olan veya zamanla tıkanan drenaj kanalların yol açtığı seller, aynı zamanda en tahrip edici doğal afetlerden biri.
Türkiye’de sadece 1995 yılında 160 kişinin hayatını kaybetmesine yol açan bu afet, daha çok sel yataklarına yerleşmiş ve önceden modern meteorolojik ihbarlar ile uyarılamayan insanların ölümüyle sonuçlanmaktadır. Yetersiz planlamanın yol açtığı en güncel sel felaketi ise, bu yılın Mart ayında yaşanan ve Atatürk Barajı’nın kapaklarının açılması suretiyle oluşan seldir.
Selin önlenmesi her ne kadar mümkün değilse de, hidro-meteorolojik gözlem ağları, meteoroloji radarları, otomatik akış ve yağış istasyonları yardımıyla ertelenebilir, alınacak önlemler için zaman kazanılabilir. Afet anında görev alacak kurumlar ve yasal organların tek çatı altında toplanması, çalışmaların tek merkezden yürütülmesi ve gerekli planlama ve tatbikatların yapılması da önem taşımaktadır.
 2002 02 Ağustos 2002 Cuma Yerel Yönetimlerde Bilişim Teknolojilerinin Getirileri Bir yönetim sisteminin işlemesi en başta neyi gerektirir? Bu sorunun cevabının uzun yıllar önce verilmesi gerekseydi yalnızca insanı ve onun yönetim becerilerini ön planda tutmamız gerekirdi. Ancak günümüzde sağ kolumuz olarak tabir edebileceğimiz teknolojiyle bazen yarışmak zorunda kalabiliyoruz. Yönetimin sistem haline gelmesi bile önce bu bilişim teknolojilerinin kurulup geliştirilmesinden geçiyor.
Ülkemizde yerel yönetimler son yıllarda bu bilişim teknolojileriyle hızla donatılmaktadır. Günlük kullanımın yanında teknik sistemlerin de elektronik ortamda işletilmesi verimliliği artırmaktadır. Bu zaman ve iş gücünün etkin kullanımını, bilgi paylaşımı ve müşteri memnuniyetini de beraberinde getirmektedir.
Yerel yönetimlerle işbirliği içinde su sektöründe hizmet veren bir şirket olarak bu teknolojilerin kullanımının neler getirdiğini gözlemleme fırsatı bulabiliyoruz.
Yerel yönetimlerin su ile ilgili müdürlüklerinin karşılaşabileceği ve teknolojiden faydalanarak çözüm bulunabilecek sorunların başında su kaçakları gelmektedir. Ülkemizde abonelere iletilmeye çalışılan suyun %50’den fazlası toprak altına sızıyor. Bu tür fiziksel kaçakların yanında bir de gelir getirmeyen sulardan doğan gelir kaybı da önemli zararlara neden olmaktadır. Bunun nedeni satılan suyun bedelinin tahsil edilememesi ya da kaçak bağlantı yapılması suretiyle kullanımın faturalandırılamamasıdır. Her iki duruma en etkin şekilde müdahale etmenin yolu kaçak tespit politikası ve teknolojisinin kullanılmasından geçmektedir.
Oluşturulacak olan kaçak politikası suya ürün olarak yaklaşılmasını, dolayısıyla uygun teknolojinin kullanılması zorunluluğunu getirmektedir. Kaçak tespiti ve kaçakların en aza indirilmesi çalışmalarında teknolojinin kullanımı sayesinde zaman ve işgücü tasarrufu elde edilmekte ve giderlerin azaltılması sağlanmaktadır. Başta SCADA (Gözetici Kontrol ve Veri Edinme) sistemi olmak üzere altyapı oluşturulduktan sonra uzun vadede oldukça yüksek getirisi olan bu yöntemler, ürünün istenilen şekilde ve her noktada kontrol edilmesini sağlamaktadır. SCADA, sistemin bir bütün olarak algılanıp işletilmesini temin eder. Örneğin taşma yaşanan bir noktanın uzaktan kontrol edilip kapatılması durumunda bakım çalışmalarının önü açılmış, önleyici bakım stratejisi uygulamaya konmuş olmaktadır. Bu sistemi tamamlayan bir başka sistem ise Maximo programıdır. Bu program yapılan ve yapılacak olan çalışmaların kayıtlarının tutulmasını sağladığı için sistem üzerinde denetimi güçlendirmekte ve düzeltici ve acil durum bakım çalışmaları öncesinde, koruyucu bakım yapılmasını sağlamaktadır. SCADA sistemi ve kaçak tespit teknolojisiyle tespit edilen kaçakların giderilmesi, gerektiğinde hattın değiştirilmesi ya da tamamen yenilenmesi zaman ve işgücü tasarrufunun ötesinde, halk sağlığının korunmasını sağlamaktadır.
Bu sistemlerin eksikliğinin nelere yol açabileceği yakınlarda yaşadığımız sel felaketinde ortaya çıkmıştır. Yaşanan bir ölümden sonra uzmanlar kaynağı bilinmeyen suların içilmemesi konusunda halka uyarıda bulunmuştur. Halbuki bu tür koruyucu ve önleyici sistemlerin bulunduğu İzmit’te, yaşanan deprem felaketinde bile en azından bu tür salgın hastalık tehdidi oluşmamış, bu sebeple ölümlerin önüne geçilmiştir.
Yerel yönetimleri çok yakından ilgilendiren bu tür felaketlerde koordinasyon ve kullanılan teknolojilerin hayat kurtardığı ortadadır. Bu tür kaliteye yönelik sistemlerin yalnızca özel sektörde değil, yerel yönetimlerde de kullanılması bu nedenle hayati önem taşımaktadır.
İzmit Kent Kurultayı’nın 17 Ağustos 1999 depremi iyileştirme çalışmaları çerçevesinde başlattığı Kocaeli Afet Sonrası Coğrafi Bilgi Paylaşım Sistemi Projesi bilişim teknolojilerinin kullanımına iyi bir örnektir. Projenin amacı yerel yönetimler, değişik sivil toplum kuruluşları, uluslararası yardım kuruluşları ve kamu kesiminin sahip oldukları çeşitli tür ve düzeyde bilginin bir veritabanında birleştirilip internet aracılığıyla herkese açık hale getirilmesidir. Verilerin güncelleştirilmesinden sorumlu kuruluşların web sitesini kullanarak veri girmelerinin sağlanması, Internet’in projeye sağladığı avantajların başında gelmektedir.
Bu projenin gerçekleştirilmesiyle her kişi ve kuruluşa açık, ortak ve güvenilir bir bilgi bankası oluşturulmuş, hem acil yardıma yönelik çalışmaların, hem de devam eden planlama işlerinin, bilgi paylaşımı ile daha sağlıklı ve verimli hale gelmesi sağlanmıştır. Bu proje göstermektedir ki; yerel yönetimlerimiz bilişim teknolojilerini kullanmayı politikalarına katmıştır. Bu durum memnuniyet vericidir.
İzmir Belediyesi’nin çalışmaları da dikkate değerdir. Belediye Bilişim Teknolojileri (IT) bölümünü özelleştirerek daha randımanlı bir çalışma sağlamaktadır.
Bu tür çalışmaların hayata geçirilmesine bir örnek de özelleştirilmeden önce yerel bir yönetim olan şirketimizdir; şirket bu tür sistemlerin kurulması, eğitim, çevre, işçi sağlığı ve iş güvenliği ve halk sağlığı gibi konulara verilen önem ve güncel teknolojinin takibinin sonucu olarak sektörünün sayılı şirketlerinden haline gelmiştir.
Özelleştirmenin olmadığı yerel yönetimlerde bu tür politika ve disiplinlerin kullanılması zaman ve işgücü kaybını azaltacaktır. Dolayısıyla yerel yönetimler hantal imajından sıyrılıp yeterlilik, süreklilik ve kalite anlayışlarını uygulayabileceklerdir. Teknolojinin getirdiği kazanımların ve ürünün ulaştırıldığı kitle olan insana yatırım yapılmasının sonucu olarak müşteri memnuniyetinin sağlanması, yapılan çalışmaların en güzel meyvesi olarak karşımıza çıkmaktadır.
|